19 Mayıs Türk’e bayram Pontos’a soykırım

Topal Osman öncülüğünde Amasya’dan Trabzon’a kadar 1919-1923 yılları arasında süren soykırım saldırısında 353 bin Pontoslu Rum katledildi. Karadeniz’den 200 bin Pontos’lu Yunanistan’a sürgün edilmiştir. Bu anlaşma ile Yunanistan’da yaşayan 500 bin Müslüman da Türkiye’ye getirilmiştir.

05 Temmuz 2017 Çarşamba | Dizi

TAMER ÇİLİNGİR



3500 yıllık Helen kültürünün Pontos’taki izlerini tamamen yok etmek için kolları sıvayan Osmanlı’nın son zalim iktidarı İttihat ve Terakki Cemiyeti eliyle 1914’te başlayan süreç, 1919’da Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişiyle soykırımına dönüştü.
Avrupa’nın ‘hasta adam’ı Osmanlı’nın 19. yüzyıldan itibaren nasıl kurtulacağı üzerine yeni fikirlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Genel olarak Jön Türkler olarak adlandırılan Osmanlı’nın asker ve bürokrat sınıflarından oluşan, batıda, özellikle Fransa’da eğitim görmüş gruplar ortaya çıkar bu tarihlerde. Yeni ve ‘modern’ bir devlet hayalinin ‘batıcılık’, ’Türkçülük’, ‘İslamcılık’, ’Osmanlıcılık’ gibi fikirlerle tartışıldığı bu sürecin sonunda 1914 yılıyla birlikte ağırlık kazanan fikir, yeni devletin Müslüman ve Türk olarak şekillendirilmesidir. O tarihe kadar ticaretle uğraşanlar Hristiyan uluslar olduğundan, öncelikle sermayenin Müslümanlaştırılması gereklidir. Önce Ermeni, Süryani uluslarını sonra da Rumları hedefleyen soykırımı sürecinin başlaması işte bu nedenledir. Binlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan uluslar 20. yüzyılın başında gerçekleştirilen soykırımlar ile, 1.5 milyon Ermeni, 300 bin üzerinde Süryani, 353 bin Pontoslu Rum ve kayıp 800 bin Küçük Asyalı Rum olmak üzere yok edilmişler, mallarına  ve zenginliklerine el konmuştur.
1923 yılında Lozan’da yapılan Mübadele Anlaşması ile de 1 milyon 250 bin Rum (200 bine yakını Pontos’tan) Yunanistan’a sürgün edilmiştir. Bu anlaşma ile Yunanistan’da yaşayan 500 bin Müslüman da Türkiye’ye getirilmiştir.
Soykırımlar ile hedeflenen sermayenin Müslümanlaştırılması tamamlanırken, cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte Türkleştirme sürecine hız verilmiş, Pontos’ta geride kalan Müslümanlaştırılmış Rumlar bu kez dünya tarihinde örneği az görülen bir asimilasyon sürecine tanık olmuştur.


19 MAYIS 1919 SOYKIRIMIN SEMBOLÜ

Mustafa Kemal’in 9.Ordu (12 Haziran 1919’dan başlayarak bu unvan 3.Ordu olarak değiştirilmiştir) Müfettişliğine atanmasıyla ilgili yönetmelik Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) tarafından 6 Mayıs 1919’da onaylanır.

Yani Kemalistlerce 1930’lardan sonra yazılan yeni resmi tarihe göre ’’vatan haini’’ ilan edilmiş İstanbul’daki mecliste alınmış bir karardır, Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişi. Üstelik de bu onayla Mustafa Kemal’e verilen yetki, askeri yönden ’’başkomutanlık’’, mülki idare yönünden “Genel Vali” yetkisidir.

Sadi Borak’ın Atatürk adlı kitabında Mustafa Kemal’in Anadolu’ya geçmeden önce 6 Mayıs 1919’da Harbiye Nazırı Şakir Paşa ile yaptığı görüşme (Sadi Borak, Atatürk, Başak Yayınevi 1973, sayfa 221-224’ten aktaran, Nevzat Onaran Cumhuriyet’te Ermeni ve Rum mallarının Türkleştirilmesi, Enval-i Metruke’nin Tasfiyesi-2 Evrensel Basım Yayın, Ekim 2013, sayfa 38-39) şöyle aktarılır:

“Şakir Paşa bir dosya uzattı bana, (sonra): ‘Bunu okur musunuz?’ dedi. Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim: Özeti şuydu. ‘Samsun ve bölgesinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi saldırıların önüne geçememektedir. Bu bölgenin güven ve huzurunu sağlamak, insanlık adına borcumuzdur.’ (İşgal kuvvetleri subayı) Raporlar İstanbul Hükümeti’ne verilirken bir de protesto ilave edilmişti: Bu tecavüzleri engellemek lazımdır. Eğer siz acizseniz, görevi üstümüze alacağız.”

Görüldüğü üzere öncelikle Karadeniz’de yaşanan duruma dair bir tespitte bulunulmaktadır. Rum köyleri, her gün tecavüze uğramaktadır. Ve Osmanlı yönetiminin bu konuda aciz olduğu iddiasıyla İngilizler, bir uyarıda bulunmuşlardır.

Anlaşıldığı üzere İngiliz yönetimi işgali İstanbul ile sınırlı tutmak istemektedir. Oysa Mondros Mütarekesi Antlaşma maddeleri gereği, pekala İngiliz askerleri sözde bu aciziyeti ortadan kaldırmak için kendileri de Karadeniz’de “önlem alabileceklerken” Osmanlı yönetimini uyarmışlardır.

İşin ilginç yanı ise Osmanlı Hükümeti’nin hakkında arama kararları aldığı hatta idamla yargılanmasını talep ettiği “Kuvayi Milliyeci” subayların bu göreve hem de İstanbul Hükümeti tarafından uygun görülmeleridir. Bu durum çelişkili bir durumdur. Ama bu çelişki, sadece bununla da sınırlı değildir.

 

MUSTAFA KEMAL'E İNGİLİZ VİZESİ

Samsun’a gidecek olan sadece Mustafa Kemal değildir. Mustafa Kemal’in yanı sıra 34 kişiye daha İngilizler tarafından Samsun’a gidiş vizesi verilmiştir. İstanbul’da 1919’da İngiliz Karargahı’nda istihbarat subayı olarak görevli yüzbaşı Bennett, Nezih Uzel’in “Atatürk’e nasıl vize verdim?” adlı kitabında da bu vizeyi kaç kişiye, nasıl verdiğinin hikayesini detaylarıyla anlatır. Ve öğreniyoruz ki, resmi tarih kitaplarında yedi düvele karşı kurtuluş savaşı verdiklerini anlatıp en büyük düşman İngilizlerdi diyenler, İngilizlerin onayı, vizesi ve desteği ile Samsun’a çıkmışlar.


Öte yandan Mustafa Kemal’in Samsun’a kırık dökük bir vapurla (Bandırma) gitmediğini öğreniyoruz… Bunun uydurma olduğunu, Genelkurmay’ın ATASE arşivindeki bir belge yalanlıyor. Belgede “Bandırma vapuruna 20 subay, 5 memur, 50 küçük subay (silahlı), 51 küçük subay (silahsız) bindirilecek. Yanlarına 17 binek hayvanı, 49 katır, 4 tane de otomobil verilecektir” ifadesi yer alıyor. (Aktaran, Z. Türkmen „Mütarekeden Milli Mücadele’ye Mustafa Kemal Paşa, Bengisu Yayınları, 2010, sayfa 146)

Zaten Yunanların İzmir’e çıkmasıyla birlikte, İttihat ve Terakki’nin planı olan Anadolu’yu Hristiyanlardan temizleme operasyonunun ikinci etabı için; yani Rumların tehcir ve soykırımı aşamasına meşruluk zemini oluşturulmuştur.

 

PONTOS’U KANA BOYAYAN ORDU: MERKEZ ORDUSU
Mustafa Kemal ve arkadaşlarının 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren Topal Osman, Kel Hasan, Halil Tapanoğlu, Said Tapanoğlu, Mehmet Tataloğlu, Kara Mehmed, Larçınzade Hakkı Bey, Mehmet Tirali, İpsiz Recep gibi çetecilerle görüşüp Pontos Rumlarına yönelik başlattıkları saldırılarda binlerce Rum katledilir. Katledilenlerin çoğunluğu sivil halktır. Çeteler aracılığıyla sürdürülen bu saldırılar Pontos partizan örgütlenmesini zayıflatmadığı gibi tam tersine güçlenmesine sebep olur. Partizanların 1920 yılının Aralık ayındaki sayısı 25 bin civarındadır. Ve tüm köy, kasaba ve ilçelerde Rum halkı partizanlara destek vermektedir.


MERKEZ ORDUSU KURULUYOR

İşte Merkez Ordusu tamamen bu özgürlük hareketini yok etmek amacıyla kurulur. 9 Aralık 1920’de, 407 sayılı kararname ile, 3.Kolordu lağvedilip Merkez Ordusu kurulur. Ordunun kuruluşu, TBMM Başkanı Mustafa Kemal imzasıyla yayınlanan bir bildiriyle duyurulur. 

Mustafa Kemal Pontos Rumlarını kast ettiği dahili isyanların önemini Nutuk”ta da anlatır:  

’’…dahilî isyanları bastırmak, Yunan taarruzunu tevkif etmekten elbette daha mühimdir.’’(Nutuk, 1927, Mustafa Kemal, Sayfa 456 )’’

Ordu karargahı olarak ise Karadeniz”e (Pontos direnişine karşı) hakim olabilme düşüncesiyle Amasya seçilir. Nitekim bu ordu lağvedilene kadar da karargah Amasya olarak kalacaktır. Sadece Koçgiri katliamı sırasında, Nurettin Paşa komutayı Ümraniye’den yürütecektir.


GERİDE İZ BIRAKMAMAK İÇİN...
4 Mayıs 1920 – 13 Aralık 1920 tarihlerinde TBMM Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı), 24 Aralık 1921 – 27 Ekim 1923 tarihlerinde Sağlık Bakanlığı yapmış olan Dr.Rıza Nur’un Topal Osman ile yaptığı aşağıdaki konuşma işte Pontos”un tümüyle yok edilmesine yönelik bakış açısını ortaya koyuyor:   

“Ağa, Pontus’u iyi temizle!” dedim.

“Temizliyorum” dedi.

“Rum köylerinde taş taş üstünde bırakma” dedim.

“Öyle yapıyorum ama kiliseleri ve iyi binaları lazım olur diye saklıyorum” dedi.

“Onları da yok et, hatta taşlarını uzaklara yolla, dağıt. Ne olur ne olmaz, bir daha burada kilise vardı diyemesinler” dedim.

“Sahi öyle yapayım. Bu kadar akıl edemedim” dedi.
(Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım syf 793)

1923 yılına kadar gemi kazanlarında, okullarda, kiliselerde diri diri yakılarak, kafaları baltalarla kesilerek, dolduruldukları mağaralarda duman verilip boğularak, işkenceyle, tecavüzle, İstiklal Mahkemelerinde verilen idam kararları ile ölenlerin sayıları ve bölgeleri:

134.078 Amasya, Samsun, Giresun

27.216 Niksar

38.434 Trabzon

64.582 Tokat

17.479 Maçka

21.448 Şebinkarahisar…

1923 yılı sonuna kadar bütün Karadeniz’de ölüm yürüyüşleri ve mübadele esnasında katledilen 50 bin kişiyle birlikte toplam 353 bin Rum hayatını kaybetmiştir.


PONTOS’TA DİRENİŞ MERKEZLERİ

Tüm bu kayıplara rağmen, sayının çok daha yüksek olmamasının sebebi ise aslında partizan direnişinin uzun süre dağlarda sürdürülmesiydi. Gerilla birlikleri örgütleyen Rumların merkezi örgütlenmesinin başına, Anton Paşa adlı bir partizan komutanı, ‘kaptanların kaptanı’ seçilir.

Osmanlı Anton Paşa’yı ele geçirmek ve öldürmek için pek çok askeri operasyon yapmış ancak bunda başarılı olamamıştır. Anton Paşa savaşçılığının yanı sıra Pontos’taki direnen diğer otonom grupları da etkilemesiyle, merkezi bir partizan örgütlenmesi oluşturmaya çalışan iyi bir liderdir aynı zamanda.

Samsun Nebyan bölgesinde partizanların oluşturduğu özyönetimi Pontos’un diğer bölgelerine de yaymak için uğraşmış, her çete saldırısında direnişin en önünde elinde silah çatışmalara katılmıştır.

Anton Paşa ile savaşarak başa çıkamayacağını anlayan Osmanlı, onu ele geçirmek için eşi “Belaiya”yı çeteler aracılığıyla kaçırıp rehin alır ve gelip teslim olması halinde eşini serbest bırakacağını duyurur.

Bu arada Pontos‘daki Teşkilat-ı Mahsusa çetelerinin faaliyetleri, dağlara çıkmış olan partizanların köylerini basıp, yakmak yıkmak, kadınlara tecavüz etmek, yaşlı ve çocukları katletmektir. Onlar partizanların karşısına çıkmazlar.


“BAFRA’YI YAKARIM” DER, EŞİNİ GERİ ALIR

Katilliğiyle ünlü Topal Osman ve çeteleri de bu partizan gruplarının karşısına çıkıp savaşma cüreti gösteremezler. Osmanlı’nın talimatıyla Anton Paşa’nın eşini kaçırma işi de Topal Osman ve çetesinin işidir.

Ancak Osmanlı’nın beklediği gibi Anton Paşa eşi “Belaiya”yı kurtarmak için gelip teslim olmaz. Bir partizan grubuyla birlikte, Bafra merkezindeki jandarma karakolunu basıp askerleri rehin alır. Eşinin serbest bırakılmaması durumunda önce bu askerleri öldüreceğini, ardından da Bafra‘yı yakacağını söyler. Bunun üzerine eşi Belaiya hemen serbest bırakılır.

Her girişimden başarısız sonuç alan Osmanlı, bu kez Anton Paşa’nın başına 50.000 Altın ödül koyar.

Ve tarih bir kez daha kendi halkına ve insanına düşmanlaşan; bencil, alçak kişiliklerin, para için, mal mülk için ihanetine tanıklık eder 1918 yılının son günlerinde.

Kurbar Lefter ve Anastas Hacıbaraskeva yıllarca Anton Paşa ile birlikte dağlarda gezen, kendi ve ailelerinin hayatını birçok kez Anton Paşa’ya borçlu olan iki Pontos Rum’udur. Bir gece Anton Paşa’yı arkasından hançerleyerek, kafasını keser ve 50.000 altınlık ödülü almak için Osmanlı’ya teslim olurlar…


YENİ KAPTANLARLA MÜCADELEYE DEVAM
Anton Paşa’nın katledilmesi Pontos Rumlarında büyük bir moral bozukluğu yaratsa da, kısa süre sonra Koca Anastas adlı bir başka kaptan geçer ve 1923’e kadar devam eden mücadelede liderlik eder. 
1921 yılında, Erbaalı (Endikpınar köyü) Pontoslu Rum bir kaptan Kocakafa Anastas 200 kişilik grubuyla bugünkü Tokat sınırları içerisindeki bölgeyi kuşatmış olan 8 bin kişilik Merkez ordusunu 53 gün süren bir direnişle dize getirir ve 50 bin Rum’un sağ olarak Samsun'a, oradan da vapurla Yunanistan'a ulaşmalarını sağlar.


SANTA, MÜBADELEYİ VE AFFI KABUL ETMİYOR 

Maçka, Yomra ve Santa civarı arasında yoğunlaşan Doğu Partizan hareketini oluşturan grupların en büyüğü, başında Kostas Çilingiroğlu’nun (Ateşoğlu lakabıyla ünlü) bulunduğu gruptu. Bu gruba üye oldukları gerekçesiyle 1921 yılında 63 kişi Bayburt’ta idam edilir. Kostas Çilingiroğlu da bir çatışmada öldürülür.

 

TBMM hükümeti 1920 yılında Santalılar için bir af çıkarır ve onlarla uzlaşmaya çalışır. Santalılar bunu kabul etmez ve 1924 yılına kadar direnmeye devam ederler. Mübadele ile birlikte Pontos’ta kendine Rum diyen herkes Yunanistan’a gider ancak Santalılar bir süre bu duruma da direnirler.  Mübadele anlaşmasını 1924 yılında kabul edip, teslim olmamak koşuluyla Yunanistan’a gidebileceklerini şart koşup silahlarıyla birlikte gemilere binerler. Yunanistan’da da hükümetin kendilerine uygun gördüğü verimli, alçak köyleri beğenmeyip, tıpkı memleketlerindeki gibi, Kuzey Yunanistan’ın dağlık köylerine yerleşirler.



PONTOS’UN SON PARTİZANI BİR KADINDI
Son partizan ise bir kadındı… Silahlar bırakılmış, mübadeleye uygun olarak sürgün başlamış, bütün Karadeniz’de kendini Rum olarak ifade edenler çoktan gitmişlerdi… Sadece bir partizan, sadece bir kadın terk etmedi, 3 bin yıllık topraklarını: Eleni Çavuş. Karadeniz’de “Ben Rum’um, ne aslımı inkar edeceğim ne de gideceğim vatanımdan” der. 1924 yılının Aralık ayında son çatışma haberi geldi Nebyan’dan (Bafra)… Yüzlerce askerin kuşattığı bir mağarada günlerce direnen “Eleni Çavuş adlı Pontoslu Rum Partizan ölü olarak ele” geçirilmişti.


CUMHURİYETİN PONTOS’U

Partizanların yenilgisinin ardından kurulan yeni Cumhuriyet ile birlikte bambaşka bir kimliğe dönüşmeye başlar Pontos kentleri. Osmanlı’nın tahrir defterlerinde, salnamelerinde geçen Rumlar yoktur artık. 

Osmanlı’nın tüm zalimliğine rağmen ayakta kalan okullar, kiliseler de yok olmuştu.

Hemen her sokağından piyano sesleri gelen Pontos illerinde, kasabalarında başka sesler yükseliyordu artık. Tiyatro binaları, operalar yok olmuştu.

Yüzyıllarca Rumca, Lazca, Ermenice söylenen şarkılara Türkçe sözler yazılmıştı, artık Türkçe söyleniyordu tüm şarkılar.

Diğer tüm diller yasaklanmıştı.

Tehcirler, sürgünler ve son olarak mübadele ile 190 bini Karadeniz’den olmak üzere 1 milyon 250 bin Rum’un sürgün edilmesi yetmemişti.

Geride kalanlar da sürgünlerden payını aldı

Pontos’un illeri, kasabaları arasında yer değiştirmeler başladı. 1935 yılına kadar süren bu yer değiştirmelerle, geçmişle bağlar koparılmak isteniyordu.

Tıpkı cumhuriyet tarihi gibi, her ailenin de tarihi yeniden yazılmaya başlandı. Soyadı kanunuyla eski lakaplar, aile isimleri Türkçeleştirildi. Adeta her ailede gönüllü yeniden tarih yazıcıları ortaya çıktı.

Öldürülenler, mübadele ile sürgün edilenlerden geriye, ölmemek için, yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk etmemek için en iyi Müslüman en iyi Türk olmaya karar verenler kalmıştı. Bir daha aynı acıları yaşamamak için tüm geçmişi unutmaya razıydılar. Ve tabi devlete iyi Müslüman ve iyi Türk olduklarını her seferinde kanıtlamak zorunda olacaklardı.


BUGÜNÜN PONTOS’U

Bu esnada kullandığı yöntem, yalan ve demagojidir. Bu yalan ve demagojiyi oluşturan en önemli argüman milliyetçiliktir, ”vatan”dır.

Bir ulusun diğerlerinden üstün olduğu propagandasıyla, bir yandan ezilen uluslar baskı altına alınıp aşağılanırken, diğer yandan sınıf mücadelesinin önünü kesilmeye çalışılır.

Rum olmak, Ermeni olmak, Kürt olmak, aşağılayıcı bir durum gibi hissettirilmeye çalışılır, küfür sayılır. Pontos’ta on yıllardır hem emekçilerin bir araya gelmesini engellemek, direnişleri, grevleri etkisiz hale getirmek, hem de değişik uluslardan (başta Kürt halkına karşı olmak üzere), dinlerden ve mezheplerden halkları birbirine düşman etmek amaçlı, kimi zaman linç saldırılarıyla, kimi zaman silahlı suikastlarla hayata geçirilmeye çalışılan ırkçı, şoven politikalar hep gündemdedir.


NEDEN TRABZON, TÜRK IRKÇILIĞININ KALESİ?

Eline silah verilip, Hrant Dink’i katleden kişi, kendisinin Türk olduğunu ve Türklüğe zarar veren her şeyin düşmanı olduğunu söylüyordu. Peki ‘‘Türkiye‘‘ diye adlandırılan devletin sınırları içinde neden ‘‘en Türk‘‘ o idi? Ve Trabzon’da yaşayan herkes biliyordu ki Karadeniz’de Pontos Rum Soykırımı’nın en büyük celladı Topal Osman’ı kendisine idol olarak seçen Veli Küçük, yaylalarda atış talimleriyle eğitiyordu bu çocukları…

Devletin Kürtlere yönelik baskı ve imha politikalarına, sokaklarda, Trabzonspor tribünlerinde en ateşli destek neden Trabzon’dan, Samsun’dan, Giresun’dan geliyordu?

‘‘Karadeniz milliyetçilerin kalesidir‘‘ diye açıklamalar yapan ırkçı, şoven örgütlenmeler, Karadeniz’in ‘‘Türk Yurdu‘‘ olduğu vurgusuna neden ihtiyaç duyuyorlardı acaba?

 

KİMLİĞİ YİTİK ÜLKE: PONTOS

Tüm bu soruların tek bir yanıtı vardır: Kimliğini yitirmiştir Karadeniz’in Sinop’undan başlayıp Rize’ye kadar uzanan, Amasya’yı, Gümüşhane’yi içine alan, güneyde Tokat ve Sivas’ın bir bölümünde yaşayanların büyük bir çoğunluğu. Sağ kalmanın bedeli ağırdır: Müslüman ve Türk olarak bundan sonra hayatlarını sürdürmeleri; egemenlere biat etmeleri de yetmez. Cumhuriyetin kuruluşundan beri onlara onlara güvenilmemektedir, bu yüzden kendilerini ispat etmek zorundadırlar. Bu, adeta bir toplumsal reflekse dönüşmüştür.

Bu yüzdendir ‘‘en milliyetçi Türk‘‘, ‘‘en dindar Müslüman‘‘ olduklarını ispat etme telaşı. Bu yüzdendir gizli servislerin, kontrgerillanın Karadeniz”de ellerine silah verip çocuklardan katiller yaratma becerileri…

Ama aradan geçen, neredeyse yüzyıla rağmen, hala ordalar işte soykırımı mağdurları, mübadele sürgünleri, asimilasyon kurbanı Rumlar. Artık resmi tarihin yalanlarına inanmıyorlar, gerçekleri öğreniyor, sorular soruyorlar… Kimliklerini arıyorlar…

Samsun’dan, Ordu’dan, Gümüşhane’den şu an müslüman olan Rumlar, sürgüne yollanmış akrabalarını buluyorlar. Anadillerini, Romeyika (Pontos Rumcası) araştırıyor, geliştirmeye çalışıyorlar.




SOL VE PONTOS 

Türkiye’de kendini devrimciyim diyenleri ikiye ayırmak gerekiyor. İnsanların etnik kimliklerini yok sayarak sadece sınıf mücadelesiyle sosyalist olunacağını düşünenler. Ve her rengin, her etnik kimliğin varoluşuna saygıyla sınıf mücadelesini birleştirerek sosyalizm mücadelesini yürütenler.

İlk bölümdekiler bu ülkede “biz öldük, sürgün edildik, vatanımızı özledik” diyen her etnik kimliğe Ermeni, Rum, Süryani diye ayırt etmeksizin “milliyetçi” damgasını yapıştırdı ve bu toprakların kadim halklarının yok edilme sürecini inkar etti. Bugün hala Ermeni, Süryani, Pontos ve Küçük Asya Rumları soykırımına uğratılmıştır diyemeyen “sosyalistler, sol, devrimci örgütler” var. Hala Kürt gerçekliğini kabul edemeyenler var aralarında üstelik. Bu duruştaki örgütlerin ideolojik bakış açılarındaki Kemalizm etkilerini gözlemleyebilmek mümkün. Kürt özgürlük mücadelesi Türkiye devrimci hareketindeki şovenizmin kırılmasına büyük katkı sağlasa da hala Kemalizm’in, şovenizmin etkisinden kurtulamamış siyasi özneler var. Bu duruştaki devrimciler egemen kimliğin, yani Türklerin kendi kimliklerini ifade etmelerinde bir sorun görmezken, baskı altındaki kimliklerin kendilerini ifade etmelerini “milliyetçilik” ya da “işçi sınıfını bölmek” olarak addediyorlar.

Kürtler, Ermeniler, Pontos Rumları, Süryaniler, Aleviler yani tarihte yaşadığı büyük katliamları ve travmaları anlatmaya başlayan herkes milliyetçi ve sınıf mücadelesini bölüyor onlara göre. Oysa bir devrimcinin görevi kimliğini, kültürünü özgürce yaşamak isteyenin mücadelesine sırt dönüp onu karşı devrimci odaklara mahkum bırakmak değil, bu mücadele dinamiğini devrim mücadelesinin parçası yapmaya gayret etmektir. Ezilen, yok sayılan, var olma mücadelesi veren kimliklerin yanında olmaktır.


1263

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA