İmralı tecridi kalkmadıkça Türkiye faşizmden kurtulamaz

11 Ağustos 2017 Cuma

ZILAR STÊRK

27 Temmuz 2011’den beri Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın avukatları İmralı’ya gidip normal avukat-müvekkil görüşmesi yapamıyor. Hem Türk yargı sistemi içinde hem AİHM kapsamı içerisinde açılmış ve sonuçlanmamış, hala devam eden davaları var. Bu davaların gidişatı konusunda avukatların müvekkilleriyle mutlaka görüşmesini gerektiren hususlar var. Ancak bu hukuksal gereklilikler tam altı yıldır hiçbir biçimde işlemiyor ve yürümüyor. 

Geçen hafta Asrın Hukuk Bürosu avukatları bu konuda kapsamlı bir yazılı raporu tüm kamuoyuyla paylaştı. Rapor, hangi davaların hangi aşamada olduklarını, hangi davalarda hangi hususları müvekkilleriyle görüşmeleri gerektiği gibi ciddi hukuki süreçleri ve gereklilikleri bilgilendiren önemli ayrıntıları içeriyordu. Açıklanan rapora ilişkin olarak hukuki çevrelerin ve İnsan hakları kurum ve kuruluşlarının da önemli açıklama ve çağrıları oldu. Bunlar son derece ciddi açıklama ve çağrılardı. Hem şu anda Türkiye’yi yönetmek adına büyük bir kaosun içine sürükleyen hükümetin, hem de Türkiye’nin geleceği ile ilgilenen herkesin dikkate almasını gerektiren içerikte önemli açıklama ve çağrılardı. Yapılan bu açıklama ve çağrılara göre; İmralı’da özel tecrit altında tutulan Kürt Halk Önderi avukatlarıyla mutlaka bir an önce görüştürülmesi gerekmektedir. Bu siyasal değil, hukuksal sürecin bir gereğidir. İkisini karıştırmadan yaklaşım belirlemek gerekmektedir.

Kuşkusuz Kürt ve Kürdistan davası yüzyılın davasıdır. Bu niteliğinden kaynaklı olarak siyasal, toplumsal, kültürel ve hatta ekonomik bir davadır. Sömürgeci rejimlerin uyguladığı soykırım ve işgaller karşısında direnen bir halkın davasıdır. Çözümü de elbette sadece hukuki süreçlerle geliştirilemez. Tüm bu boyutlarda kapsamlı tartışma-görüşme, diyalog ve konsensüs gerektirir. Tıpkı 2013 Newroz’unda Önder Abdullah Öcalan’ın yaptığı bir çağrıyla başlayan ve Dolmabahçe ortak mutabakat açıklamasına kadar evrilen ve tüm Türkiye’de büyük bir umuda yol açan süreçte olduğu gibi. Tartışma-görüşme ve diyaloğun tıkatıldığı yerde ise şu anda tüm Türkiye’nin bizzat yaşadığı ve dünyanın da canlı tanıklık ettiği gibi; devreye zaten faşizm, soykırım ve savaş giriyor. Ancak Kürt sorununun bu mevcut kapsamlı ve karmaşık karakteri, bu davadan tutuklu bulunan insanlar için hukuki süreçlerin işletilmeyebileceği anlamına gelmemektedir. Ne Türkiye iç hukuku ne de uluslararası hukuk hiçbir meşru devlet yönetimine, hiçbir meşru hükümete böyle bir hak tanımamaktadır. Davaların siyasal niteliği, o davalardan tutuklu bulunan insanların hukuki hakları üzerinde belirleyici olamaz. Hukukta “tutuklu hakları” diye bir şey var ve normal seçimle başa gelmiş olan her hükümet veya devlet yönetimi beğense de beğenmese de buna uyar, uymak zorundadır. Bunu ihlal eden, buna uymayan tek örnek, 12 Eylül askeri cunta hükümetidir. 

Ancak şimdi Erdoğan-Bahçeli faşist yönetimi, neredeyse Kenan Evren yönetimini Türkiye ve Kürdistan’da aratır oldu. Tüm Türkiye OHAL rejimine, Kürdistan ise sıkıyönetime tabi tutulmuş bulunuyor. Hükümetin KHK yetkisine sığınarak geliştirdiği keyfi uygulamalar sadece İmralı’da hüküm sürmüyor. İmralı’dan başlayarak tüm Türkiye’ye hükmediyor. HDP milletvekillerinin tutuklanması, Kürt belediyelerine kayyum atanarak işgal edilmesi, yüzlerce seçilmişin zindanlara atılması, Kürdistan’ın yakılıp yıkılması, soykırım bodrumlarında sivil insanların diri diri yakılması, her gün panzerlerle Kürt çocuklarının ezilmesi, kadınların giydiği kıyafetten dolayı sokakta özel sivil adamlar tarafından cezalandırılması, tutukluya tek tip kıyafet giydirilmesi, müftülere resmi nikah yetkisinin verilmesi, ders müfredatındaki bilimsel teorilerin çıkarılarak yerine teolojik söylemlerinin yerleştirilmesi gibi uzun uygulama listesine baktığımızda, Türkiye’nin gerçek tablosunu görüyoruz. 

AKP eski MKYK üyesi Ayhan Oğan’ın itiraf ettiği gibi AKP, Bahçeli’nin desteği ile “yeni bir devlet kurdu ve kurucusu da Erdoğan’dır”. Tıpkı HDP’lilere, özgür ve demokratik medyacılara ve akademisyenlere yaptıkları gibi, şimdi sıra AKP’nin kendi iç tasfiyesine geldi. Yıllardır işleyen bu sürece seyirci kalanlar karşısında açıkçası insanın durup; ‘oh canıma değsin, o kadar söylüyorduk kılınızı kıpırdatmadınız’ diyesi geliyor. Ancak bu bir toplumun adalet ve vicdan davası olduğu için hiçbirimiz kişisel, lokal duygu ve tepkilerle yaklaşamayız. Herkesin Türkiye ve Kürdistan’ı faşizmin elinden kurtarma mücadelesine kilitlenmesi gerekiyor. Bunun tek yolu ise bir demokrasi cephesini geliştirmekten ve ilk iş olarak İmralı ağırlaştırılmış tecridini kaldırtmaktan geçiyor. 



710
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: