Bayram Balcı: Bazen hayatta kalmak daha zordur

Çocukken köye gittiğimizde bağlama sesleri, Alevi deyişlerinin nefesleri her zaman kulaklarımızdaydı. Şiirin sesi çocukluğumdan beri kulaklarımda, içselliğimin derinliklerinde. Nerede yaşarsam yaşayayım her zaman şiirle birlikteyim. Ceplerimde hep bitmemiş şiir vardır.

06 Haziran 2017 Salı | Dizi

OSMAN OĞUZ / HABER MERKEZİ


Kürt basınını takip eden herkes, Bayram Balcı’nın adına “bir gazeteci olarak” mutlaka aşinadır. Zira o, bu mecranın 25 yıllık bir emektarı, her kademesinde görev almış bir “militanı”.

Bayram Balcı’nın şairliğini ise görece daha az kişi bilir. Oysa o, şairdir; hem de iyi bir şair. Cumhuriyet Dergi’de ilk şiirini yayımlattığı 1985 yılından bu yana üç kitabı yayımlanmış. Birçok derginin kurucuları arasında yer almış. Temmuz, Karşı Edebiyat, Varlık, Akatalpa, Edebiyat ve Eleştiri, Defter, Kavram-Karmaşa, Öteki-siz gibi birçok dergide yayımlanan şiirlerinin bazıları bestelenmiş de.

Şimdilerde memleketin son hâli dolayısıyla ve hayatında ilk defa olarak sürgünde olan, Özgür Basın çalışmalarını ise News Channel’de sürdüren Bayram Balcı ile bu kez şiiri konuştuk.


Her şeyden önce, internetteki bölük pörçük bilgilerle yetinmeyerek sormak istiyorum: Nerede, ne zaman, nasıl koşullarda doğdun, büyüdün? Kimliğini kuran temel bir unsur olduğu için: Ne zaman, nasıl politikleştin?

Ben bir çoklarına göre belalı bir yerde, Ankara’nın Altındağ ilçesinde, Çinçin Bağları’ında büyüdüm. Çinçin, gayrimeşru insanları, çingeneleri, hırsızları, yankesicileri, esrarkeşleri, kabadayıları ve devrimcileri ile tanınan bir yer. Ama aynı zamanda 1970’li yıllarda bir kurtarılmış bölgeydi. Neşet Ertaş’ın, Mahsuni Şerif’in de, Denizlerin ipini çeken celladın da yaşadığı bir yerdir Çinçin. 

Altındağ ve Çinçin, şimdi devlet tarafından yıkıldı. 100 yıllık tarih ve kültür yok edildi. Mahsuni’nin Yiğitler Yiğitler’i, Neşet’in Yalan Dünya’yı bestelediği evlerin üzerinde şimdi ucube TOKİ konutları yükseliyor. Bu çok acı şey ve ben de belki yıllar sonra mahallenin belgeselini yaparak devletten intikam almak istedim.

Ailemden dolayı da daha ilkokula başlarken devrimci fikirlerle tanıştım. Babam devrimci bir insandı. Ortaokul yıllarında ise politik çalışmalara katıldım. Lisede Dev-Lis (Devrimci Liseliler) içinde mücadele ettim. Sonrası malum: 16 yaşımda polis tarafından aranmaya başladım, 17 yaşımda Temmuz 1980’de tutuklandım ve Mamak Askeri Cezaevi’nde kaldım. Hâsılıkelam 16 yaşmından beri devrimci mücadele içinde oldum.


Şiirle tanışıklığın nereye dayanıyor? Neden sevdin şiiri?

Şiirle tanışılığım, belki de annemden duyduğum ilk ninniler, türkülerle başlamıştır. Annem evde genellikle türküler söylerdi. Ankara’da doğdum ama aile olarak Sivaslıyız. Annemin ve babamın köylerinde âşıklar, ozanlar vardır. Çocukken yazları köye gittiğimizde bağlama ve türkülerin sesleri, Alevi deyişlerinin nefesleri her zaman kulaklarımızdaydı. Neden şiiri sevdin diye sormuşsun da, buna ben şöyle cevap vereyim: Ben şiirin içinde büyüdüm.


Seni Özgür Basın’ın da bir hayli eski bir ismi olarak tanıyoruz. Özgür Basın’la yolun nasıl kesişti? Ne yaptın, neden yaptın bu mecrada?

Özgür Basın ile yolumun kesişmesi, yine devrimci mücadele içinde gerçekleşti. Kürt Özgürlük Hareketi ve bazı devrimci örgütlerin oluşturduğu Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi, 1988 yılında Türkiye’de bir gazete yayımlama kararı almıştı. Ben de bu çalışmalar içinde olacaktım ama 1990 yılında tutuklandım ve bir süre cezaevinde kaldım. 1991 yılında ise Urfa’ya taşınarak burada Yeni Ülke ve daha sonra 1992 Nisan ayında yayınlanan Özgür Gündem Gazetesi’nde görev aldım. Urfa, Diyarbakır, Van, Mardin, Adana ve İstanbul’da, 25 yıl boyunca Özgür Gündem gazetesinin her kademesinde görev aldım. 

Özgür Gündem’i ve 25 yılı geçen Özgür Basın mücadelesini burada kısaca anlatmam imkansız. Ama şunu söyleleyim: Biz Özgür Gündem gazetesinde militan bir gazetecilik yaptık ve bu mücadele içinde birçok arkadaşımız şehit oldu. Ben de birkaç ölüm tehlikesi atlattım. Ama bazen hayata kalmak daha zor gelir insana. 

Yıllar sonra ise Özgür Gündem’i anlatamaya çalıştığımız Press filmini yaptık.


İnternetteki bilgilere bakılırsa hayatının bir dönemi nereye gitsen şiir/edebiyat dergisi kuruluşlarına öncülük etmekle geçmiş. Hangi dergilere emek verdin? Bu dergiler hakkında biraz bilgi verebilir misin?

Şiirin sesi çocukluğumdan beri kulaklarımda olan, içselliğimin derinliklerinde olan bir ses. Nerede yaşarsam yaşayayım her zaman şiirle birlikteyim. Ceplerimde hep bitmemiş şiir vardır. 

Dergi macerası 1985’te Mersin’de yayınladığım Akdeniz Lirikleri adlı fanzinle başladı. Sonra 1987’de Ankara’da Yeni Şiir dergisini yayınladık. Ardından İstanbul’da Virtüel Yayınları‘nı kurdum. Daha sonra ise sadece şiir yayınlayan Ağır Ol Bay Düzyazı dergisini çıkardık. Ardından İzmir’de yayınlanan Sınırda dergisinin şiir seçici kurulunda yer aldım.


Senin de emek verdiğin dergiler içinde en çok iz bırakanlardan biri, içinde şiirden başka hiçbir şey olmayan “Ağır Ol Bay Düzyazı”. Onun kurulma hikâyesini kısaca anlatabilir misin?

Ağır Ol Bay Düzyazı‘nın macerası aslında 2000 yılında Virtüel Yayınları’nı kurduğum zaman başladı. Avukatlık yapan ve aynı zamanda şiir de yazan arkadaşım Fatih Yamen ile dergi üzerine konuşmalarımız, tartışmalarımız vardı ve bu tartışmalara Ümit Şener Ta, Sevgi Köse ile o zaman cezaevinde olan Hasan Basri Ünlü ile Hakkı Zariç de katıldı. Birkaç aylık tatışmalar sonunda derginin ilk sayısını 2000 Kasımı’nda yayınladık. 

Dergicilik biraz hamallık işidir. Derginin hamallığını da yaptım yani. İlk altı sayısının mizanpajını, baskısını, dağıtımını neredeyse tek başıma yaptım. Dergi, şiir çevrelerinde de bir etki yarattı. Birçok insan ilk şiirlerini bu dergide yayınladı.


Bir vakıa: Bugün çok daha fazla olanak var ama eskisi kadar edebiyat dergisi -hele de şiir dergisi- yok. Bazı ‘alarmist’ler edebiyatın/şiirin defterini dürdü, cenazesini kaldırdı bile. Gerçekten bu açıdan nasıl bir dönemde yaşıyoruz?

Ben hiç öyle düşünmüyorum. Şiirin defterini dürmeye kimsenin gücü yetmez. Ama sosyopolitik karmaşalar içinde zaman zaman şiir geri çekilebilir. Şiirin geri çekilmesi, onun defterinin dürüldüğü anlamına gelmez. 

Yaşadığımız dönem, faşizmin kurumsallaştırıldığı bir dönem. Adorno, “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” demişti, evet; Kürdistan’da yaşananlara, Sur’da, Gever’de, Nisêbin’de ve Cizîr’de yaşananlara baktığımızda da Hitler faşizminin tekerrür ettiğini görüyoruz. Bodrumlarda insanlarımız, arkadaşlarımız yakılarak katledildi. Ama o insanlar, Mehmet Tunçlar, Rohat Aktaşlar, Asya, Berjîn, Eylem, Feridelerin faşizme teslim olmayı reddetmelerindeki direnişin şiirini göremeyenler, yaşayan ölülerdir.


Bu çağın hızının, yeni iletişim biçimlerinin ‘durup ince şeyleri düşünmeye’ ihtiyaç duyan şiiri yıprattığını söyleyebilir miyiz ama?

Hız çağı, bir anlamda insanı dilsizleştiren bir şey. Hız çağında dilin imkanları ile yaratılan anlam, şimdiki zamana hızla dağılıyor, tüketim nesnesi haline gelitiriliyor. İnsanlık tarihinin mirasının üzeri örtülüyor, tarihsizlik adı altında kapitalist modernitenin çürümüş tarihi sürekli kılınmaya çalışılıyor. Ancak hayatın içinin boşaltıldığı, dilsizleşme diyebileceğim bu hız çağında şiirin yıpranmasından değil de, şiirin saflaşıp billurlaşmasından söz etmek mümkün. Çünkü şiir, akılla anlaşılandan çok daha fazlasıdır. Bu fazlaya ulaşabilmek, iğne ile kuyu kazıp şiirin içindeki fosile ulaşmakla mümkündür. Elbette hız çağında yıpranan hayat ve insan olduğu için de derinlerde, o fosil yataklarında kendi mecrasında gürül gürül akan şiire dokunabilmek de bazen imkansızlaşıyor. 


Şu sıralar şiir yazmayı sürdürüyor musun?

3 şiir kitabı yayınladım; yeni bir şiir dosyası da hazır gibi. Ayrıca Taş Divan gibi, Hiç Taşları gibi iki şiir dosyası üzerinde de çalışıyorum. Hasılı yürüdüğüm her yerde ve her zaman şiir, içimdeki fırtınadan kendini damıtarak dilime vuruyor. Ve içimdeki şiir, sıradan hayatlardan kainat icat etmeyi sürdürüyor.


Gazetecilik faaliyetin genel olarak güncel-politik. Şimdi güncel politika tartışan bir program da sunuyorsun. Bunun şiir diline kattığı/şiir dilinde eksilttiği bir şey olduğunu düşünüyor musun?

Gazetecilikte kelimelerin haber için kullanılmasıyla, kelimelerin şiirde kendini var etmesi çok ayrı kulvarlar gibi görülebilir. Fakat haberin kelimeleri bendeki şiirin kelimelerini eksiltmese de içimdeki şiirin daha derinlere kaçmasına neden oluyor. Böyle olunca elbette şiirin kendini damıtması ve dilime vurması, hem çok daha sancılı oluyor hem de çok daha uzunca bir süreci alıyor. Bir de şu var: Bizim yaptığımız gazetecilik, militan bir gazetecilik ve bir özgürlük mücadelesi; bu da zaman zaman şiiri besliyor. Çünkü şiir sıradan hayatlardan kainat icat eder.


Biraz büyük bir soru olacak ama belki kısaca yanıtlayabilirsin: Memlekette şiir ne hâlde?

Faşizmin hüküm sürdüğü memlekette şairlerin ve şiirin hali iki uçlu. Bir uçta bugün tek kollu bir cengaver gibi emek ve özgürlük mücadelesi veren Veli Saçılıkların yarattığı şiiri hisseden şairler var; diğer uçta ise hız çağının dilsizliği için kendi dilini kemiren ve yok oluşa yuvarlananlar... Aslolan hayatsa, mısra-ı berceste kafidir.

Türkiye’de şiir ve şairlerin halet-i ruhiyesine ilişkin genel olarak şunları söylemek mümkün: Yazılan şiirlere baktığımda benim gördüğüm, şairlerin bir meselesinin olmadığı. Sokağın gürültüsü içinde yok olan bir şiir yazılıyor. Meselesi olmayan şairlerin şiiri de elbette ki sokağın gürültüsü içinde yok olup gidecektir. 

Şairin meselesizliği, onun şiir poetikasına da yansıyor. Bugün Türkiye’de hayatın her alanına yönelik bir saldırı var. AKP iktidarı eliyle faşist bir sistem kurumsallaştırılıyor. Toplumun her kesimi saldırı altında. İnsani olan her şeye yönelik saldırılara karşı şairlerin hayatı, insanı, özgürlüğü savunması gerekmez mi? Yazılan şiirlere baktığımda genel olarak şairlerde bir tavırsızlık görüyorum. Oysa şiir, sokağın gürültüsünü bastırır; hayatın, özgürlüğün ve aşkın sesini sokağa taşır. Türkiye’de yazılan şiirde bir şey olduğunu düşünmüyorum. Fakat acemice de olsa, özellikle genç şairlerin yazdıkları şiirlerde bir meselelerinin olduğu görülüyor.


Bir süredir Avrupa’dasın. Muharrem Yılmaz’ın bestelediği şiirinde “Savurur yüzüme ayrılığı şehir” diyordun. Galiba ayrılığın en büyüğüne denk geliyor şu günler. Kendini nasıl hissediyorsun?

17 yaşımdan beri bu faşist devlete karşı mücadele içinde oldum. Defalarca gözaltına alındım, işkenceden geçtim, dört kez tutuklandım, zindanlarda işkenceler ve direnişler yaşadım, ama hiçbir zaman Türkiye’yi terk etmeyi düşünmedim, hatta bunu aklıma bile getirmedim. Fakat 2016 Ağustosu’nda gazetemize yapılan baskında gözaltına alınmam ve yaşananlar, karşı karşıya kaldığım bazı ciddi tehlikeler, beni ülke dışına çıkmaya zorladı. Sürgün hayatı berbat bir şiir gibi. Sürgün hayatına alışmamayı umuyorum. Kalbim, kulağım ülkede ve mücadelede.



30. HARF


yorgun vücudumu sersem de geceye 

gayrisafi hafsalam baki kalmaz kimseye

şiirden öte köy yoktur dersem de yalandır

benim zaten her yana uzuyor ellerim 


batan her şilepte yitirdim bir başka yanımı

ne ömür zaman gibidir ne zaman ömür gibi geçer 

unuttuğum ne çok şey var anımsadığım

kovuldum da her aşkın yurdundan 

kendime bir yurttan sesler korosu kurdum


her insan biraz da annesinin yüzüdür

kırık camlarda canlanır sabah 

yanıtsız bir sorudur aşkın serinliği 

çalan telefonlardaki kimliği belirsizlik


yalanın defterini dürdüğümden beri 

adli tıp morglarına gidiyorum 

ölülerin de tırnakları uzuyor 

günaha da sevaba da hevesim yoktur


düşten düştüm ben 

akşamüstü düştüm 

kendimi gezdirdiğim kuytularda 

kunduz kudurtan dizyaralarım var 

bundandır iğbirar çiçekleri gibi kanamam 


gecenin ucuna astım kendimi 

mevsimidir kırlangıçlara ev sahipliği yapmanın 


ALTINDAĞLI YOLDAŞA


-necdet adalı’ya-


gece kararır altındağ

sokaklar boşalır evler susar

ve sessizce kanar

kabuk bağlamış tüm yaralar


sen hep o köşede otururdun önceleri

lisenin karşısında yüksek yerde

oturup acıları içerdin

sanki azar azar hayatı içerdin


gece kanayan bir yaradır altındağ

bir ana ağlar basıp ellerini koynuna

çocuklar varamaz hiçbir şeyin ayırdına

masum uyurlar içerki odada


gece vakitsiz gelen bir ölüm haberidir altındağ

"Necdet bu sabaha karşı idam edildi

acısı hıncımız anısı onurumuzdur"

ve bir çingenenin onun ince boynuna taktığı iple

direnmenin resmini çizdi ülkemin gögsüne


şimdi sensiz söylüyoruz türkülerimizi

ve biliyoruz

yokluğun yakacak bir gün

eylül'ün sararmış yorgun yüzünü


DÜNYAYLA ARAM AÇILIYOR


dünyaya yaklaştıkça kendimle aram açılıyor

umarım yok kıyamete çağrılı hiçbir aşktan

insan sonuna kadar direnebilmeli vazgeçişlerine

gölgesinde durduğum her ağaç sûretini asıyor yüzüme


her geçen gün anneme benziyor yüzüm

tanrının evinden ayrıldığımdan beri

cebimde cennetkuşları kalbimde kavmimin hüznü

iyi ki her kapıyı kendi yüzüme ben kapattım

iyi ki kendime karşı bile bu kadar acımasızım


hiç kimsenin bir aşkı onaracak gücü yoktur

yoksa acımı böyle kimse vuramaz yüzüme

iyi ki borçlu değilim yavrusunu yiyen kediye

hiç kimse yarın daha iyi âşık olamaz


yıldızlar tanrının parmak izleridir

yağmurda ıslanan kederi seviyorum

her köşebaşında yüzüm acıyor

toprağa çekilmiş bir telgraftır ölüm

kendime yaklaştıkça dünya ile aram açılıyor

yaşamak telaşında bıçkınım artık


adana'da bir yaz akşamı sonu 

gümüşata döndüm yalnızlığımı

'bu yaşam romanında ayraç kim'

vah benim sahteye esaslı aldanışlarım

vah dünyaya armağan şer kıyamet


hanem melek girmez caddesi olalı beri

şen değil

şen değil benim hâlim

 

acıyı taşımanın ustası ezilmiş halklar gibiyim



1249

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA