Bir gezici kütüphanenin ardından

Gezici kütüphane aktivistleri olarak otobüste olmak ayrıcalık ve gururdu. Her gittiğimiz şehirde bizleri karşılayan halkımızın emeği, fedakarlığı ve coşkusu etkinliğimizin bir parçası oldu. Yolculuğumuz, Strasbourg’da sona erdiğinde, birbirimizden ayrılmak istemedik. Duygusallığımız, heyecanımız, coşkumuz birbirine karışmıştı.

11 Ocak 2018 Perşembe | Dizi

FATOŞ GÖKSUNGUR


9 Ekim’de Strasbourg’dan yola çıktık. Strasbourg’dan ilk yola çıktığımızda sayımız azdı. Yaş ortalaması hayli yüksekti. Dışarıdan bakıldığında, bir gezici kütüphane otobüsünden ziyade, emekli olmuş bir grup insan gezi turuna çıkmış izlenimini veriyordu. Bu izlenimi bozan tek şey otobüsün üzerindeki Öcalan fotoğrafları ve gezici kütüphane yazıları idi. Yol aldıkça ve sayımız çoğaldıkça, otobüsümüzün ne kadar renkli olduğunu yaşayarak gördük.

Önceleri kaygılıydım. Kaygılarım sonraki günlerde yerini birbirinden cesaret alan yoldaşlık ilişkisine dönüştü. Almanya, Belçika, Hollanda, İsviçre, Avusturya, Fransa, Danimarka, İsveç gezdiğimiz ülkelerdi. Her ülkede etkinliğin planlandığı şehirlerde, Öcalan kütüphanesi gezici otobüsü coşkuyla karşılanıyordu. En dikkat çeken ise kadınların coşkusu idi. 

Stockholm’de otobüs alana girdiğinde yüzlerce kadının coşkusu, heyecanı görülmeye değerdi. Otobüsten alana indiğimizde kadınların bizleri kucaklaması duygusal anlar da yaşattı hepimize. Berlin’de kadınların üç gün boyunca bizi ağırlamaları, bütün hünerlerini, emekleriyle her bir yörenin yemek çeşitleri ile ortaya sermişlerdi. Bordeaux’da ise yüzlerce kadın panelde yerini alarak coşkuları ile bizleri kucakladı. Antwerpen saldırısından sonra sabah 5’de Den Haag’a gittiğimizde, kadınlar hiç uyumadan sabaha kadar bizi beklemişlerdi. Hannover’deki polis saldırısında yine gazlara ve coplara kadınlar siper olmuştu. Fransa’nın Toulouse kentinde ise sokak etkinliğinde bir arkadaşımız Fransız bir kadına eylemin amacını anlatırken kadının ilginç tepkisi ile karşılaştı. Önce karşı çıktığını düşündük. Durum sonradan anlaşıldı. “Öcalan sadece sizin önderiniz değil hepimizin önderidir” demesi ve ardından mikrofonu eline alıp konuşma yapması hepimizi sevindirmişti. 


80 yıllık sofra sandıktan çıktı 

Ahmet ve Aysel Kılıç, İsveç’in  Helsingborg şehrinde 4 kızları ile yaşıyorlar. İskandinavya’nın soğuna karşı sıcacık misafirperver bir aile. Ahmet, Siverekli ama kendini Amedli olarak görüyor. “Amed’in edep ve terbiyesi ile büyüdüm” derken “Siverekliler kızmasın” diyor gülerek. Eşi Aysel Adana Ceyhanlı ve Türk. Ev, Ahmet dışında bir kadın evi. Ahmet’te bu uyumu Önderliğin kadın ideolojine bağlıyor. “Özgür eş yaşam” diyorum, takılarak. “Her ne kadar 5’e 1’de olsak özgür eş yaşamına inanıyorum” diyor gülerek. Ahmet ve Aysel bizi ağırlamaktan keyif duyuyorlar. 40 kişilik bir sofrada Kürdistani ve Adana yöresinin bütün yemeklerini Ahmet kendi elleri ile pişirmiş. “Onur konuklarımızsınız” diyor bizlere. Yer sofrası daha bir anlamlı. Nenesinin kendi elleri ile ördüğü “sofraya sor” adını verdiği 80 yıllık bir sofra. Gururla anlatıyor,  “Dedem çok insan ağırladı bu sofrada…” Ve yıllar sonra sofra ilk defa sandıktan çıkarılmış. “Anlamlı benim için gezici kütüphane yolcularını bu sofrada ağırlamak” diye ekliyor. Hepimiz etkileniyoruz Aysel’in hepimizle tek tek ilgilenmesinden. Gülen yüzünü hiç esirgemiyor bizden... 


Ha Kürdistan ha Gana

İlk  yola çıktığımızda mola yerinde fark ettik ki ‘Kesk û Sor û Zer’ Kürdistan bayrağı renkleri otobüsün üzerine dizayn edilirken yanlış sıralama ile Afrika ülkelerinden Gana bayrağınına dönüşüvermişti. 35 gün boyunca Gana bayrağı ile gezmiştik. Tabi buna hemen kıvrak zekamızla bir gerekçe bulmuştuk. “Ya Heval evrensel ve enternasyonalist bir düşüncenin sahibiyiz. Ha Kürdistan ha Gana onlar da eziliyor”

 Büyük çoğunluğumuz şehit ailesiydi. Gönüllü gelmişlerdi. Şenge Ana her zamanki enerjisi ile kendini hemen farkettiriyordu. KDP’nin onu gözaltına alması hikayesi her defasında daha komik ve kahkahaya boğan bir hal alıyordu. “KDP’yi bile canından bezdiren kadın” diye takılıyordum. Hozan Cömert otobüste sesi ve stranları ile coşkusunu hiç eksik etmedi.


Garip Heval

Strasbourg’dan itibaren yolculuğun sonuna kadar otobüste bulunan renkli arkadaşlardan biri de Maraş Girişimi adına Ozan  Garip Nurhaktı. Hemşehrimdi ama tanımıyordum. Garip Heval’in de bir kardeşi şehitti. Otobüsün bütün çay ve kahve ve yemek servislerini İtalya’dan Hüseyin gelene kadar tek başına yürütüyordu. Bestelerini söylüyordu; davul ve bağlama çalıyordu, kameramanlık yapıyordu. Hatta bir eylem alanında canlı yayında röportaj bile yaptı. En büyük özelliği ise sürekli telefondan otobüs eylemini ve otobüsü canlı yayınlamaktı. Ne zaman telefonu eline alsa “eyvah yine başladı” diye isyan ediyorduk. İşi abartınca Garip’e “İkinci bir emre kadar çekim yapmanı yasaklıyorum” diyince bütün otobüstekiler kahkahayı patlattılar. 


Sadece çekim yapmadı

Berivan Ciziri basın adına otobüsteydi… 92 Cizre serhildanından tanıyorduk onu. Anı anına her eylemi çekiyordu. Çılgın ve aykırı kişiliği ile otobüsteki yerini almıştı. Kimi zaman sinirli, kimi zaman esprileri ile neşe saçan ve ilginç kahkahası ile Berivan Ciziri... Antwerpen’de faşistler otobüse saldırdığı an da soğukkanlı cesareti ile anı anına devrimci basın ruhu ile saldırıyı çekti. Sadece çekim yapmadı. Saldırıda boynundan bıçaklandı. Doktor ölümcül darbe raporu vermesine rağmen bir an bile otobüsten ayrılmayı düşünmedi. İşini severek ve hassasiyetle yapıyordu ama en büyük engeli Garip’ti. O kadar sinirlenmişti ki Garip’e “Çirto” ismini takmıştı.


Alternatif tıpta öz savunma

Brusk Heval, namı diğer doktor Brusk. İlk yardım konularında geliştirdiği alternatif tıp çözümleri ve pratiği ile otobüs eylemi tarihine not düşmüştür. Bütün otobüs yolculuğu  boyunca elinde gezdirdiği kırmızı ve yeşil tütün kolonyaları ile hedefim haline gelmişti. Yeşil kolonya yaralanmalara, kırmızı tütün kolonyası ise bayılmalara karşı idi. Alternatif tıpta öz savunma mekanizması olarak takılıyordum. Tütün kolonyasının ağır kokusu otobüsün içindeki oksijenle birleşince hepimiz baygınlık geçiriyorduk ama Heval Brusk’a çare bulamamıştık... 

Antwerpen’de saldırıdan sonra 7 saat gözaltında kaldığımızda, rahatsız olan arkadaşlara Brusk Heval’in kolonya tutması ve negatif enerjiyi kovma için arkadaşların elini tutma seansları Uzakdoğu’da uygulanan meditasyon ve yogaya yeni bir alternatif getirmiştir yorumlarına neden oldu. Hele Brusk Heval’in Berivan’ın boynuna yara merhemi yerine soğuk algınlığı ve vücut kırgınlığı için kullanılan visk merhemini sürmesi ve ardından Berivan’ın bağırması hepimizi güldürmüştü. En son Hannover polisi otobüsü ararken ilk Brusk’un kolonyalarına el koymuştu. Ve biz buna çok sevinmiştik.


Koma se Heval

Xalo Hacı Ekrem, Xalo Mehmet Mardin, Bedran Heval ilk günden itibaren gezici kütüphanenin konukları aynı zamanda sahipleri. Üçü de şehit ailesi. Derler ya insanları tanımak istiyorsan birlikte yolculuk yapacaksın. Herbirimiz bir yerden gelmiştik. Aynı amaç için ordaydık. Ortak özelliğimiz şehit aileleri olmamızdı. Acılarımız birdi. Kürdistan’ın değişik şehirlerinden ve farklı inançlarından gelip, Önderliğin ideolojisi ile aynı otobüsteydik. Biz, Xalo Hacı Ekrem, Xalo Mehmet Mardin ve Heval Bedran’a, otobüste “Koma Se Heval” ismini takmıştık. Antwerpen’deki faşist saldırıda direnişleri ve yaşlarına rağmen gençlere parmak ısırtan cesaretleri hayranlık vericiydi. 


Otobüsün slogancısı 

Xalo Hacı Ekrem’in 35 gün boyunca dilinden düşürmediği tek sloganı “Terörist Erdoğan” oldu. O slogan atacağı zaman artık biliyorduk sol yumruğunu havaya kaldırdığı an biz ondan önce “Terörist Erdoğan” diye bağırıyorduk. Her yerde her koşulda Xalo Hacı Ekrem için değişmez slogandı. Artık otobüsün slogancısı idi.


Kumbaradan sorumlu bakan

Xalo Memed, uzun yıllar Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış o vahşeti yaşamış. Her mola yerinde hikayelerini dinliyordum. Antwerpen’de gözaltında iken oluşturduğumuz enternasyonalist ortam ve çoşkuda ondan beklenmeyecek bir performansla cezaevinde ezberlediği direniş şiirini ruhunu katarak okumuştu. Xalo Memed otobüste bağış kumbarasından sorumlu maliye bakanıydı Xalo Ekrem’le birlikte. Yardımcıları ise Xançepekli Dilan’dı. Her yerde kumbarayı gezdirmeyi titizlikle ve büyük bir sorumlulukla yürütüyorlardı. Bedran Heval kalp sorunu yaşıyordu. Ama buna rağmen inatçı idi. Antwerpen’deki faşist saldırıda öz savunma taktikleri ile hepimiz tarafından büyük beğeni topladı. Ayağından yaralandığı için onu zor ikna ederek bir hafta tedavi için eve gönderdik. “Seni yok yazmıyoruz” diyince ikna oldu gitmeye. Ama aklı otobüsteydi. 


Antwerpen’de direniş örneği

Belçika’nın Antwerpen şehrine gittiğimizde, otobüs ana caddede yol alırken bir anda Türk faşistleri yolumuzu kesip, ellerindeki bıçak ve sopalarla saldırdılar. Saldırganların birinin elinde yakıcı madde dahi vardı. Bize eşlik eden arabanın faşistlere müdahalesi ile otobüsten inip kendimizi savunduk. Yüzlerce faşistin sokakta toplandığı saldırıda, hepimiz büyük bir direniş örneği gösterdik. 

Saldırı günü Heval Munzur yoktu. Bir gün öncesinden zorunlu şöför değişimini yapmıştı. Heval Munzur, hem otobüste eylemci hem de şoförümüzdü. Sakin ve uyumlu kişiliğine rağmen sinirlendiği anlara tanık olmuştuk. Heval Munzur’u Dersimli biliyordum meğer Nusaybinliymiş. Mensur olan ismi zamanla Munzur’a dönüşmüş ve bundan çok memnundu. 35 gün yol boyunca bize dinlettiği Alevi deyişlerinden gına gelmişti. Telefonunda kayıtlı olan müzikler sadece Alevi deyişleri olunca hepimiz isyanlardaydık. Ben bir Alevi olarak, Munzur’un müzik bombardımanından sonra bir süre Alevi deyişleri dinlememeye karar vermiştim.


Alman şoför Rasha da bizden

Her seferinde Munzur Hevali sakinleştirmek yine bana düşüyordu. Munzur Heval 35 gün boyunca trafik kuraları gereği iki defa şöför değişimine gitmişti. Yerine geçici olarak gelen Alman şoför artık bizden biriydi. Otobüsteki programlara katılıyordu. Kürtlere olan saygısını ve güvenini her defasında dile getiriyordu. Antwerpen saldırısında şöför oydu. Önce biraz korktu. Ama bizi gözaltına aldıklarında polisin ona “sen şoförsün sen gidebilirsin” demesine rağmen onun verdiği cevap, “Ben onların şoförüyüm ve onlarla birlikteyim. Onlardan ayrılmam. Onlar neredeyse ben de onların yanındayım” tavrı ve tutumu hepimizi çok etkilemişti. Ve otobüsten ayrılırken bizleri çok sevdiğini ve her zaman bir Kürt dostu olarak kalacağını söyledi.


Uruguaylı Torî

Alman şöför Rasha’dan bahsedince, otobüsümüzün aktivistleri olan dostlarımızdan bahsetmemek elbette olmazdı. Uruguaylı Lola, İtalyan Cossephe, Fransız Rafeello ve Alman Dirok farklılıkları ile otobüse ayrı bir heyecan katmışlardı. Lola otobüse bindiği andan itibaren sempatisi ve sıcaklığı ile yıllardır tanışıyormuşuz hissi verdi. Öğrendiği Kürtçe şarkılar ile hepimizi büyülemişti. Annesi Uruguaylı, babası Fransız olmasına rağmen kendisini ezilen halkların bir parçası olarak ifade ettiği için Uruguaylıyım diyordu. Ama otobüs yolcuğu boyunca Kürtleşmişti bile. Esmer teni uzun siyah saçları ile bir Kürt kızını andırıyordu. Her alan etkinliğinde Fransızca konuşması, el ilanı ve bildiri dağıtması, Önderliğin paradigmasını insanlara tanıtmaktan müthiş mutlu oluyordu. Cuma Heval esmer ve Kürtlere benzemesinden dolayı “Torî” ismini takmıştı. Artık ismi Torî Lola’ydı. Gittiğimiz bir şehirde ona nerelisin diye sorduklarında “Êz Torî’yim” diyordu.

 İtalyan Cossepe ise Marsilya’dan turumuza katıldığı ilk andan itibaren ortamımıza uyum sağlamıştı. Öcalan felsefesini iyi biliyordu ve bir İtalyan devrimcisiydi. Birçok panelde İtalyan komünistlerinin Gramsci’ye sahip çıkmadıkları için cezaevinde yaşamını yitirdiğini belirtiyordu. “Bu bize ders olmalı ve Öcalan’a sahip çıkmalıyız” diyordu. Cosseppe aynı Lola ve Rafeello gibi her eylemde yoğun bir emek ve çaba sarfediyordi. Coseppe ile politik argümanlar üzerinden ve sadece gülümseyerek anlaşıyordum. Tercüme yapılmadığı zamanlarda. Her olaya her şeye ‘’Fantassticooo” diye tepki vermesi hepimizi güldürüyordu. Bir süre sonra bizde onu taklit etmeye başlamıştık. Ne olsa Xalo Ekrem bile ‘fantassticoo’ diye tepki veriyordu. 

Fransız Rafeello en sessiz olanımızdı. Uyumluydu. Ama onda espiri üretecek herhangi bir malzeme yakalayamamıştım. Uyumlu ve eylem alanlardaki çabasına rağmen günlük yaşamımıza biraz ‘Fransız’ kalmıştı. Rafeello, Coseppe, Lola, Dilan, Saman, Seyitxan, Hüseyin ve Dirok yolculuk boyunca sürekli otobüsün arka koltuklarında oturuyorlardı. Güzel bir uyumları vardı. Güldüklerinde en dikkat çekeni Dirok’tu.

 Alman Dirok uzun boyu ve frenleyemediği ilginç gülmesi ile otobüsümüzün emekçilerindendi. Gülmeye başladığı zaman ilginç gırtlak sesi ile durduramıyordu gülmesini. Bizde artık onun gülmesine gülüyorduk. Kütüphanenin eylem alanlarındaki ve panellerdeki dağıtımından sorumluydu. Aynı zamanda birçok yerde Almanca ve İngilizce konuşmaları Dirok yapıyordu. En dikkatimi çeken özelliği ise gittiğimiz her şehirde derneklerde ve kaldığımız evlerde direk mutfağa girip kadın arkadaşlara yardım etmesi idi. 


Xançepekli Dilan

Dilan elinde sigarası ve kabadayı yürüyüşü ile tam da büyüdüğü Xançepekliydi. Fransa’da doğmuş ve büyümüştü. Kütçe’yi çok iyi konuşuyordu ama Kürt değildi. Bir yanı Ermeni bir yanı Arap’tı. Kürdistani bütün kimlikleri taşıyordu. Yüreğinde Kürt’tü. Bakışlarındaki keskinliği hemen sezebiliyor insan. Cesur ve gözükara. Otobüste kumbara gezdirme görevinin yanı sıra, asıl görevi her otobüse bindiğimizde otobüstekileri saymaktı. Bir defasında her zaman her yerde kaybolan Çarçella’yı saymayı unutmuştu. Ve otobüs hareket ettikten bir saat sonra farketmiştik Çarçella’nın yokluğunu. 

Birsen, otobüsümüzdeki farklı özelliklerinden biriydi. Aşırı hümanist, mücadeleye bağlılığı ve sakin kişiliği ile yerini almıştı otobüste. Dersimliydi. İsviçre’den katılmıştı. Güzel bir sesi vardı, Kirmançkî şarkılar söylüyordu. Antwerpen saldırısında Birsen’in içindeki sert ve devrimci ruh bir anda ses tonunda ve faşistlere karşı olan kini ve öfkesinde açığa çıktı. 


Nıfır komitesi

Otobüste az kadındık önceleri... Sultan Ana, Dayike Caziye ve Dayike Hayat’ın gelmesi ile sayımız artmıştı. Sultan Ana, bütün Avrupa’daki kitlemizin tanıdığı eylemci ve devrimci ruhu ile hepimize cesaret veriyordu otobüste. Mardinliydi. Mıhelmiydi. İki çocuğu şehitti. Şehit oğlunun anmasını otobüste gerçekleştirdik. 

Êzîdîler adına otobüste olan Dayike Caziye ve Dayike Hayat ile Sultan Ana, Antwerpen’de faşistlere karşı tam bir ekip ruhu ile hareket ediyorlardı. Onları geriye çekmeye çalıştıkça üçü birden ellerindeki Önderlik posterleri ile faşistlere küfür ve beddua ediyorlardı. O yüzden onlara “Nıfır komitesi” adını takmıştım.


4 İtalyan beklerken 4 Kürt geldi

Otobüs Fransa’da iken haber geldi; İtalya’dan dostlarımız gelecek diye. Cosseppe’nin dışında 4 dost daha katılacaktı. Cuma Heval hazırlıkları yaptı. Ve İtalyanca bilen bir arkadaş arayışına girdi, dostlarımızı garda karşılayacaktık. Garda karşılamak için 4 İtalyan beklerken 4 Kürt geldi. Cuma Heval de espiriyi patlattı. “Ma nolmuş, İtalya’dan buraya gelene kadar Kürt olmuşlar.” 

İkisi Güneyli Soran ikisi de Bakurlu olan arkadaşlar eylemin sonuna kadar fedakarca bir performans sergilediler. Güneyli olan Mam Kadir görüntüsü ile komikti. İri yarı cüssesiyle ters orantılı tiz ses tonu, Eskimoları andıran paltosu ile otobüsün en renkli kişisiydi. Ne Sorancasından ne de Kürtçesinden hiç birşey anlaşılmıyordu. İtalya’dan geldiği için Heval Murat ona Çarçella ismini takmıştı. YNK’ye 20 yıl peşmergelik yapmıştı. Ve Önderliğe inanıyordu bundan ötürü otobüs eylemine katılmıştı. Saman sürekli gülen ve espirili kişiliği ile Çarçela’nın koruması gibiydi. Çarçella her kaybolduğunda, Saman’a Çarçellayı ara bul dedikçe Saman, öfkelenmesine rağmen gülen yüz ifadesi ile “Heval Fettüşşş ben Çarçella’yı aramaktan sıkıldım” diyordu.

 Saman, Seyitxan ve Hüseyin disiplinli ve otobüs içerisinde hepimizi etkilemişlerdi. Soran olan Saman sürekli gülen yüzü ve yumuşak ve pozitif kişiliği ile çok uyumlu bir arkadaşımızdı. Seyitxan ve Hüseyin ilk başlarda çekingen davranıyorlardı otobüste. Otobüste hep arka tarafta idiler az konuşurlardı. Saldırıdan sonra ikisinin de o çekingen halleri gitmiş espiri dahi yapıyorlardı artık. Seyitxan ülkede iken fotoğrafçılık yapmıştı. İtalya’da da fırsat buldukça yaptığını belirtiyordu.


40 yıllık mücadelenin tanığı

“Uyuyup uyanır uyanmaz direk şarkı söyleyen kişiye Cuma Tak denir” diyordum. Takılıyordum... Pozitif enerjisi ve devrimci ruhu ile hepimize moral kaynağı idi. 40 yıllık bir mücadelenin an ve an tanığı idi. Yaşayanı ve örgütleyicisi idi. Espirili anlatım tarzı ile Siverek anılarını biz dinlerken yaşıyorduk. Çocukluğunun Yılmaz Güney hayranlığını ilk günün heyecanıyla anlatırken gözleri parlıyordu. Mahalledeki çocukların nasıl ikiye ayrıldığını, gözü kara olanların “Yılo”cu yani Yılmaz Güneyci olduğunu gülerek anlattı bütün yol boyunca. Önderlikle ilk karşılaşmalarını o dönemi ve zorluklarına rağmen inatla sürdürülen mücadelenin bugüne nasıl evrildiğini anlatırdı otobüste. En büyük özelliği çocuklarla oluşturduğu bağdı. “Çocuklar benim yoldaşımdır” diyordu... 


‘Cuma Tak’ın çetesi geldi’

Marsilya’ya gittiğimizde otobüs deyim yerindeyse çocukların istilasına uğradı. Cuma Tak’ın çetesi geldi diye güldük. Ayrılmıyordu çocuklar Cuma Heval’in yanından. Her yerde aynı çocuk ilgisini gördük. Berivan otobüste canlı yayın yaparken Cuma Heval’in çocuklarla şarkılar söylemesi zaman zaman Berivan’ın hışımına uğramasına neden oluyordu.

Cuma Heval ile birlikte otobüs etkinliğinin komitesiydik. Fransa’dan Murat Heval’in katılması ile üç kişi olmuştuk. Murat Heval Fransa turu boyunca otobüste günlük değerlendirme toplantılarını yapıyordu. 

Fransa turumuz boyunca Murat Heval’in otobüse binmesiyle kendime bir espiri ortağı bulmuştum. Adeta her olaydan ve her durumdan bir komik durum yaratıp doğaçlama senaryo yazıyorduk Murat Heval ile. İnisiyatifli bir arkadaştı. Gezici kütüphane planlanırken öngörülen her panelde ‘1 Kürt, 2 dost panelist olarak konuşsun’ planlaması birkaç yerin dışında olmamıştı. Çoğu yerde ben, Cuma Heval ve Murat konuşuyorduk. Murat Heval espiriyi patlattı anında, bundan sonra Cuma Heval Kürt olarak konuşacak. Anında Murat’ın Hintlilere benim de Latinlere benzediğimi, oy birliği ile kararlaştırdık. Bu mizahi senaryo ile otobüsteki dostlarımızın sayısını da arttırmıştık. Bütün otobüs günlerce buna gülmüştü...


35 günde 37 kent dolaşıldı

35 gün boyunca Strasbourg, Stuttgart, Salzburg, Linz, Viyana, Zürih, Basel, Cenevre, Lyon, Marsilya, Bordeaux, Normandiya, Montpellier, Toulouse, Rennes, Charleroi, Liege, Antwerpen, Den Haag, Kopenhag, Göteborg, Stokholm, Borlange, Helsinborg, Hamburg, Berlin, Hannover, Dortmund, Frankfurt ve ismini unuttuğum şehirler.... Önderliğin gezici kütüphanesi ile gezdiğimiz Avrupa’nın bu kentlerinde, dostlarımızla da kucaklaştık. Cenevre’de, Hamburg’da, Kopenhag’da, Stokholm’de, Den Haag’da, Bordeaux’da, Normandiya’da yaptığımız panellerde milletvekilleri, belediye başkanları, eyalet parlamenterleri, kadın aktivistler, anarşist gruplar, anti kapitalistler, kiliseler birliğinden, sol ve komünist partilerden dostlarımız da panellerde mesajlarını verdiler. Katılan dostlarımızın ortak mesajı, ağır tecrit koşulları altında, 19 yıldır İmralı’da tutulan Öcalan’ın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasıdır. 


Doğru yolda olduğumuzun kanıtı

Kopenhag eski Belediye Başkanı Villo Sigerson’un ise Öcalan’ın demokratik konfederalizm ideolojisinin insanlığın tek kurtuluşu olduğunu söylemesi ve “En çok Avrupalıların bu düşünceye ihtiyacı var” demesi bir kez daha ne kadar doğru bir yolda olduğumuzu gösterdi. 

Biz gezici kütüphane aktivistleri otobüste olmayı bir ayrıcalık ve gurur ile taşıdık. Her gittiğimiz şehirde bizleri karşılayan halkımızda emekleri, fedakarlıkları ve coşkuları ile gezici kütüphane etkinliğinin bir parçası oldular. Yolculuğumuz, başladığımız şehir olan Strasbourg’da sona erdiğinde, birbirimizden ayrılmak istemedik. Duygusallığımız, heyecanımız, coşkumuz birbirine karışmıştı.



1054

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA