Türkiye artık Avrasya çizgisinde

Amerika ve Avrupa ülkelerinden dıştalanmış durumda olan Türkiye, Rusya ile ilişkilerini giderek derinleştiriyor. Bunu bir yanıyla, Batı’ya karşı şantaj olarak kullanıp, konumunu güvenceye almak istiyor. Fakat bu şantaj sökmeyince Türkiye’nin Avrasya politikasına kaydığını belirtebiliriz.

14 Eylül 2017 Perşembe | Dizi


TİJDA YAĞMUR/BEHDİNAN

Rıza Altun ile söyleşi  - 1


KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun, uluslararası alandan dıştalanan Türk rejiminin Avrasya çizgisine kaydığını belirtti.  Rusya ve İran’ın, Türkiye’nin bu durumunu çok iyi kullandığına dikkat çeken Altun, Ankara’nın S-400 füze savunma sisteminin satın alınması için Rusya ile imzaladığı anlaşmanın bu anlamda dikkat çekici ve önemli olduğunu söyledi. 

Altun, bütün siyasetini Kürt inkârı üzerinde inşa etmek isteyen Türkiye’nin İran ile kurduğu ilişkinin tehlikeli bir boyuta sıçradığını söyledi. İran devriminden sonra ilk kez İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye’yi ziyareti ve ardından yapılan açıklamaların dikkat çekici olduğunu ifade eden Altun, Türkiye’nin İran’ı tuzağa çekmek istediğini belirtti.

Erdoğan yönetimindeki Türk devletinin hem Ortadoğu hem de uluslararası alanda dıştalandığını vurgulayan Altun, Müslüman Kardeşlere, Nusra’ya, DAIŞ’e dayalı siyaset yapmaya çalışan Türkiye’nin şu an bölgedeki tek müttefikinin Katar olduğuna dikkat çekti. KCK Yürütme Konseyi Üyesi Rıza Altun ile üç gün sürecek söyleşimizin ilk bölümünü yayınlıyoruz.


Trump yönetiminin başa gelmesiyle beraber ABD’nin, Ortadoğu’da İran’ı hedef alan politikalar temelinde bir düzen kurmaya yönelmesi bekleniyordu. Sizce bu beklentiyi haklı çıkaracak pratik adımlar atıldı mı?

Seçim tartışmalarında Trump yönetiminin Ortadoğu’ya yönelik politikaları az çok belli olmuştu. Trump iktidara gelirse, Ortadoğu politikalarında bir takım değişiklikler yapacağını vaat ediyordu. Bu değişikliklerle aslında İran’ı bir biçimde hedef gösteriyordu. Obama yönetiminin İran politikasını değiştirmeye taahhüt ediyordu. Bu sadece seçim propagandasıyla sınırlı veya sözde kalan bir durum olmadı; Trump iktidara gelir gelmez Ortadoğu politikasında öncelikle İran’ı hedef alan bir söylem içerisine girdi. Bu söylemle de sınırlı kalmayarak bir takım bölgesel ilişkiler içerisine de girdi. Bu ilişkileri, İran’a karşı belli bir blok oluşturma gibi bir tutum olarak değerlendirilebilinir. 

Suudi Arabistan ile yaptığı görüşmelerin ardından Körfez ülkeleri ile görüşmeler yaptı. Yine Mısır temelli adeta bir Arap birliği oluştu; yani bir Arap-Körfez birliği oluştu. Trump yönetiminin bu politika değişikliği temelinde diplomatik ve siyasi ilişkilerini kurdu. Özellikle Suudi ve Mısır’ın başını çektiği Arap Birliği’nde tavil edilen oluşum daha çok İran karşıtı bir oluşum olarak düşünüldü. Trump, bizzat bunun oluşumunda rol oynadı ve bir de bunun en temel destekleyicisi durumuna geldi. Bir de İsrail böylesi bir oluşumun arkasındaydı. 


İran’a karşı, ABD öncülüğünde geliştirilen ve küresel, bölgesel ve yerel ayakları olan ciddi bir konsept var. Sizce bu konseptin hedefi rejimi değiştirmek mi, yoksa ehlileştirmek midir? İran, kendisine yönelik bu konsepte karşı nasıl tedbirler alıyor?

Amerika, İran’da bir rejim değişikliğini esas alıyor. Geçenlerde bu konuda açıklamalar da oldu; ‘Biz rejim değişikliğini hedefliyoruz’ dediler. Ortadoğu’da, İran karşısında Araplara dayalı oluşturulan bir blok var; bu blokun İran’a karşı geliştirmiş olduğu tutum var. Hem Suriye’de, hem Irak’ta İran’ın etkisini kırmaya yönelik ABD’nin faaliyetleri ve bölgesel bir takım güçlerin faaliyetleri var. İran’a karşı ciddi bir konsepti oluşturuluyor; bu İran’ın Ortadoğu’daki hegemonyasını sınırlayarak kırmaya yöneliktir. Bununla birlikte, mümkünse, bir rejim değişikliğiyle İran’ı mevcut Ortadoğu düzenine ya da dünya düzenine entegre etmeye çalışıyorlar. Bu, belki zaman zaman alevlenen, zaman zaman durağanlık geçiren bir süreç gibi görünüyor, ama önümüzdeki dönemlerde olayların daha da hızlanmasını beklemek gerekiyor.

Suriye, Irak ve bir de Körfez-Katar zemininde bir takım gelişmeler söz konusu olabilir. Hedef ise rejim değişikliğidir. İran’ı çok ciddi bir hedef tahtasına oturtmak ve rejimsel bir değişiklik ortaya çıkartmak için elinden geleni yapılacağı şeklinde bir sonuç ortaya çıkıyor. Ama bunun ne kadar başarılı olacağı tartışma konusudur; biraz da gelişmelerle bağlantılıdır. Eğer rejimsel değişiklikler olmasa bile, en azından İran’ın düzen içerisinde kabul edebilecek bir düzeyde ehlileştirmek, bu genel stratejinin bir taktik yaklaşımı olarak düşünülebilir. 

Özellikle ABD-İran çelişkisi; ABD’nin Ortadoğu’da dayandığı güçlerle İran çelişkisinin önümüzdeki dönemde Ortadoğu’da patlamalarını beklemek lazım. Bugün Suriye çok gündemde olduğu için, Suriye’deki güçler dengesi biraz mevcut koşulları belirlediği için, yine Irak’ta Musul operasyonu ve benzeri operasyonlar yürütüldüğü için, bu fazla gündemleşmiyor olabilir. Ama buralardan beli bir sonuç ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren, İran’ın gündemleşeceği, İran’ın giderek direkt hedef haline gelebileceği bir duruma geçilebilir.

Şimdi İran, ABD’nin başını çektiği ittifak, ilişki ya da bloklaşmanın derinden farkındadır. Ki, bu zaten ayan bayan ortaya çıktı; karşılıklı açıklamalardan da bunun düzeyi anlaşıldı. Elbette ki her ne kadar İran hedef alınmışsa, İran’ın da elini kolunu bağlayarak kaderini bekleme gibi bir durum içerisinde olmayacağını anlamak lazım. İran’ın da bu konuda belli bir hazırlık düzeyi var. İran, Ortadoğu’da önemli bir güçtür;  Ortadoğu’da sadece ulus-devlet sınırları içerisinde hegemonyası olan bir güç olarak görmek yeterli değil. İran, Ortadoğu siyasetinde hem mezhepsel açıdan, hem politik açıdan ciddi rolü olan bir ülkedir. Birçok ilişki-ittifak alanları var; bu alanlarını da genel stratejisi ve siyaseti temelinde çok iyi organize edip kullanma kabiliyetine sahip bir yapısı vardır. Nitekim bu hazırlık çerçevesinde Suriye, Irak, Körfez ülkeleri ve Yemen’deki konumunu korumak temelinde bir siyasi ve diplomatik faaliyet içerisindedir. Bir de kendisine yönelebilecek muhtemel saldırıları etkisiz hale getirmenin siyasal bir faaliyeti içindedir. Ayrıca içerde olabilecek durumlar karşısında belli tedbirler geliştiren bir yaklaşım içerisindedir. Hem ABD’nin siyasetinin Arap Birliği’ndeki bloklaşmış hali, hem de İran’ın bu konuda geliştirdiği tedbirler karşılıklı bir çatışma noktası yaratabilir. Ama bu çatışma noktası, İran’dan önce Irak, Suriye, Körfez ülkeleri ve Yemen’de kendini gösterecektir. Ondan sonra eğer, İran’ı dize getirip içe kapatabilirlerse, direkt bir müdahalenin ancak bu düzeyde ortaya çıkabileceğini düşünmek gerekiyor. Nitekim, İran’ın da bunun karşısında büyük bir direniş içerisine gireceğini düşünüyorum.


Suudi Arabistan liderliğindeki devletlerin, Katar’a karşı ortak tutum almasından sonra; ya Katar’ın bunlara boyun eğmesi ya da Katar karşıtı koalisyonun daha sert önlemler alması bekleniyordu. Ancak her iki öngörü de gerçekleşmiş görünmüyor. Sizce kriz çözüldü mü yoksa soğumaya mı bırakıldı? Bu sessizlik durumuna neden ve nasıl gelindi?

Katar krizi, İran-ABD çelişkisinin ortaya çıkardığı bir durumdur. Aslında daha önceki haliyle zaten Türkiye, Suudi ve Katar bir cephede, bir Ortadoğu politikası güdüyorlardı. Sonra bu yıkıldı; yani DAİŞ ve Nusra’nın yenilgisiyle bu ittifak çalkalandı. Amerikan seçimlerinden sonra durum kökten değişikliğe uğradı. Hem Türkiye, siyaset çizgisinde çark etti, hem de Suudi ve Körfez ülkeleri eski siyasetlerini gözden geçirdiler. Şimdi, Trump yeni bir Ortadoğu siyaseti ile devreye girince eski müttefiklerde belli çatlaklar ortaya çıktı. Suudiler, Mısır’la birlikte Arapların öncülüğüne soyunarak daha çok Arap eksenli bir siyaseti esas alan bir yönelim içerisine girip, ilişkilerini ona göre düzenledi. 

Özellikle, Müslüman kardeşleri, Nusra’yı, DAİŞ’i çok açık destekleyen Katar’ın durumunun gözden geçirilmesi gerekiyordu. Türkiye’de burada boşlukta kaldı. Çünkü bu ittifak çatladı. Çatlayınca, Amerika’nın desteğini alan Suudi çizgisi ya da Arap çizgisi oluştu. Arap çizgisi kendi blokunu netleştirmek için, Katar üzerinde baskılar geliştirdi; yani Katar’ı bu bloka entegre etmek istedi. Suudiler, Katar’a çok hakimdi; önceki kralın değişim ve yerine oğlunun getirilmesi Katar eliyle gerçekleşmişti. Körfez’de, Katar’ın Arap Birliği dışında siyaset yapmasının kabul olmadığı bir durum söz konusu; Mısır’ın da, Suudilerin de bunu kabul etmeyeceği bir durum söz konusu. Mısır, Müslüman Kardeşleri destekleyen Katar’ı kabul edemez.  Suudiler ise bölge hakimiyetinde Katar’ın kendisiyle rekabet etmesine müsaade etmeyez. Fakat, Katar da  girmiş olduğu mevcut ilişki ağını tümden yok sayarak, böyle bir blokun içerisine girmede çok istekli davranmadı. Kriz ve çelişki bunun için çıktı. 

Şimdi bu Amerika’nın ve İsrail’in desteklediği bir şeydir. Daha çok ambargo ve farklı baskılarla Katar’ı Arap Birliği’nin içerisine çekmek istediler. Ama Katar da Suudi ve Mısır’a teslim olmak istemeyen bir siyaset güdünce direkt başkaları devreye girdi. Türkiye’nin, kısmen İran’ın ve Rusya’nın da devreye girdiği bir bölgesel ve uluslararası destek ortaya çıktı. Katar, bu desteğe dayalı olarak böyle bir ambargo karşısında biraz tutunabildi. Fakat, Katar’ı destekleyen güçlerin hepsi sorunlu; kendi aralarında gerçekten de ideolojik, politik ya da stratejik anlamda işbirliği yapacak güçler değiller. 


Burada Türkiye’nin konumu nedir? 

Türkiye, ilk dönemlerde Suudi ve Mısır’ın başını çektiği, Amerika’nın desteklediği Arap Birliği’nin içerisinde yer almak istedi. Eğer hatırlarsanız, o zaman da CIA’den insanlar geldiler, Erdoğan’la görüşme yaptılar. Bunlar gidip Suudiler ile de görüştüğünde; Erdoğan’da Suudi Arabistan’a, Katar’a gitti ve Mısır’a mesaj verdi. İşin esasi şuydu: Türkiye Trump’ın geliştirmek istediği bu yeni siyasetin içerisinde aktif olarak yer almak istedi, fakat Türkiye’yi direkt içlerine almadıkları ve kabul etmedikleri için adeta boşlukta kaldı. Hem eski siyasetini yürütemez duruma geldi hem de yeni siyasetinde kiminle hareket edeceğinin çözümünü bulamadı; ortada kaldı. Böyle olunca, Türkiye, Katar ile ilişkilerini korumayı esas aldı. Çünkü Katar, Türkiye’yi hem mali olarak sürekli sıcak para aktaran; Türkiye’de ekonomik krizin ortaya çıkmasını engellemede ciddi rolü olan bir ülkedir.

Bu ittifakın direkt İran’ı hedef alan bir yapılanma olduğunu çok iyi bildiği için, aralarında  bazı sorunları olsa da Suudiler karşısında Katar’ı desteklemek gibi pragmatik bir siyaseti temel aldı. Rusya ise böyle bir durumu destekler bir pozisyona girdi. Bu odak sorunludur. Türkiye ve İran pragmatik bir yaklaşım içerisindedir. Rusya ise uluslararası ve bölgesel çelişkilerden dolayı bu odağı destekledi. Katar buradan almış olduğu güç ile biraz direniş göstermeye başladı. Ama sert yaptırımlara maruz kalmaktan kurtulamadı.

ABD’nin devreye girmesiyle mümkün olduğu kadar bunu çatışmaya dönüştürmeden daha çok Katar’ı bu çizgiye getirme gibi çalışmaları oldu ve bu çalışmalar hala sürüyor. Şimdi yaptırımlar da devam ediyor. Amerika’nın geliştirdiği bu politika, tam olarak hem Körfez’de hem İran’da tam olarak gündemleşmediği için şu an beklemede kalıyor. Ama önümüzdeki dönem bu durum yeniden bir sıçrama noktasına gelir. Bir biçimiyle Katar böyle bir sürecin içerisine çekilecektir. Ama bu nasıl olacak? Bunu önümüzdeki dönemde göreceğiz. Olay biraz daha gündemleştiğinde göreceğiz. Katar belli güçlerden destek aldığı için direnmeye çalışıyor, fakat önümüzdeki dönemde gelişmelerin farklı boyutlar alacağını ve olayların yeniden kızışacağını beklemek gerek. 


Astana sürecinin başlamasından bu yana, TC ve İran ilişkilerinde periyodik bir yakınlaşma gözleniyor. Son dönemde İran genelkurmay başkanının Türkiye’yi ziyareti ve verilen karşılıklı sıcak mesajlar, bu ilişkide yeni bir sürece girilebileceğine işaret ediyor. Sizce Türkiye ve İran’ı birbirine yakınlaştıran faktörler nelerdir? Bu yakınlaşma İran’ın Kürtlerle ilişkisini nasıl etkiler?

Türkiye Ortadoğu krizinde, epey inişli çıkışlı bir yol izledi; geliştirmiş olduğu siyasetin iflasıyla birlikte sürekli savuruldu. Çünkü Türkiye-Suudi-Katar ittifakının çatlaması, özellikle Suriye ve Irak’ta DAIŞ ile Nusra gibi onların temel siyasi ve askeri aktörlerin yenilgiye uğraması ile birlikte Türkiye siyaseten çöktü; tümden çöktü. Bu, hem uluslararası düzeyde hem de Ortadoğu çapında siyasi, diplomatik bir iflas sonucunu ortaya çıkardı. Türkiye bu konuda çok yalnızlaştı. Önce Rusya ile çelişkiler içerisinde kendisine yer bulma arayışı içerisine girdi. Bunu başaramayınca, dönüp Rusya ile ittifak içerisinde yeniden yer aramaya başladı. Türkiye, Ortadoğu’da oldukça yalnızlaşmış bir konumdadır. Ortadoğu’da, gerçekten Türkiye ile stratejik diyebileceğimiz, hatta taktik düzeyinde ilişki yürütebilecek çok az kesim var. Ya Katar gibi, ya da başka güç sayılacak düzeyde birtakım bağlantıları dışında bir ittifakı yoktur. Daha çok DAIŞ, Nusra gibi, radikal ve kökten-dinci İslami güçleri ile ya da selefi İslami güçleri ile ilişki içerisinde siyaset yapmaya çalışıyor; ki artık bunu da yürütemez durumdadır.

Müslüman Kardeşlere, Nusra’ya, DAIŞ’e dayalı siyaset yapmaya çalışıyor. Bununla da yol almayacağı ortaya çıkınca, ciddi bir yalnızlaşma olayı ortaya çıktı. Şimdi Katar dışında hiçbir müttefiki yok. Amerika ve Avrupa ile ilişkileri neredeyse kopma düzeydedir. Siyasetini adeta el yordamıyla, karanlıkta neyi bulursa ona sarılıp yol almaya çalışan bir gözükaralıkla yürütüyor. Dıştalanmış bir konumdadır. Bu dışlanmışlık onu Rusya ile ilişkilerini düzeltmeye götürüyor; daha çok da Avrasya denilen stratejiye yakın gibi görünerek kendine yer aramaktadır. Bunu bir yanıyla, Batı’ya karşı şantaj olarak kullanıp, konumunu biraz güvenceye almak istiyor. Fakat bu şantaj sökmeyince ilişkilerini Rusya ile derinleştirerek Avrasya politikasına kayıyor. Bu çizgiye kaydığını çok belirgin olarak görebiliriz. Türkiye şu anda sadece Batı’ya ve Amerika’ya şantaj olsun diye Rusya ya da Avrasya ile strateji ilişki kurmuyor; bu ilişkilerden istediği sonucu elde edemediği sürece giderek bu stratejiye doğru zorunlu bir kayma durumu olacak.  

Rusya’dan füze alma ve benzeri olayları kast ediyorum. Bunlar önemli şeylerdir ve burada bu biraz mevcut şantaj durumu aşan, giderek bu ilişkiler içerisinde kendine yer arayan bir durumdur. Rusya ve İran, Türkiye’nin bu durumunu çok iyi kullanıyorlar. Türkiye’yi sürekli kendi alanına çekmek gibi bir politikayı güttükleri çok aşikârdır.  Rusya bunu çok belirgin bir şekilde yapıyor. İran bu sonuçtan yararlanmaya çalışıyor. Böyle olunca, Türkiye’nin bu kadar yalnızlaşmasını en azından dünya kamuoyunda örtmek için Rusya-İran ilişkisi ve bununla bağlantılı bir Ortadoğu ilişkisi görüntüsü vermeye çalışıyor ve bunlara dayalı olarak bazı hamleler yapabiliyor.


Ne gibi hamleler?

Mesela, Türkiye’nin Güney Kürdistan’a, Başika’ya asker göndermesi ya da Cerablus üzerinden Bab’a kadar, oradan da Minbiçe ve Efrin’e yapılan saldırılar var. Bu saldırıları, bu bir siyasetin ona sunduğu imkan üzerinde yapıyor. Rusya ve İran’dan aldığı bir takım tavizlerle açılım sahalarını bulmak gibi bir durum içerisine gidiyor. Amerika’nın geliştirdiği yeni politikanın riskini dikkate aldığında ve buna göre müttefik ihtiyacından hareketle Türkiye yalnızlaşmış bir politika ile İran’a yakınlaşma durumu ortaya çıkmıştır. Fakat bunu siyasi diplomatik bir durum olarak algılamamak gerekiyor; bunu çok somut karşılıkları olabilecek bir ilişki olarak görmek lazım. Sadece iki ülke arasındaki bir ilişkisi olarak görürsek, yanılırız. Tarihsel olarak birbiriyle çelişkili olan; siyasal ve mezhepsel olarak bu kadar birbiri ile çelişkili olan bu iki gücün yakınlaşması hem uluslararası durumla ilgilidir hem de bölgesel durumun kendileri için gerekli kıldığı bir gereklik gibi ortaya çıkıyor.

Türkiye ve İran, bölgesel değişimleri kendileri açısından sakıncalı görüyor, bundan ötürü her iki ülkeyi birlikte hareket ediyor. Daha açık söylemek gerekirse, Kürt sorunu hem Türkiye’de hem İran’da temel bir sorundur. Kürt sorunu kısmen Güney Kürdistan’da, kısmen de Rojava’da çözüme doğru giderken bu iki ülkenin birlikte hareket etme ihtiyacını ortaya çıkartma gibi bir duruma kadar evirilebilir. İşin esas tehlikeli boyutu burasıdır; onun için, Türkiye ile İran arasındaki ilişkiyi önemsemek lazım.

Devrimden bu yana ilk defa bir İran Genelkurmay Başkanının Türkiye’ye gitmesi bizce önemlidir. Bu sadece ne İran’ın Amerika karşısında taktik olarak kendisini güçlü kılmanın ilişkisi ile sınırlı kalabilir ne de Türkiye yalnızlığını aşabilmenin bir ilişkisini yakalamayla sınırlı olur. Bunu önümüzdeki dönemde patlayabilecek yeni bir krizde, birlikte hareket etmenin stratejik bir arayışı olarak görmek lazım. Hem bölge çapında hem de Ortadoğu çapında bu tehlikeli bir ilişki biçimidir. Kürt özgürlük arayışı karşısında her ikisinin de inkârcı yaklaşımlarının birleşerek, Kürt özgürlüğünü engelleme gibi bir sonuca da götürebilir. 


Acaba böyle bir ilişkiden medet ummak, Türkiye ve İran için gerçekten sonuç alıcı mıdır? Acaba bu mümkün olabilir mi? 

Türkiye, Kürt sorunu konusunda inkârı esas alan, bütün siyasetini Kürt inkârı üzerinde inşa etmek isteyen bir noktada duruyor. Kürtlere herhangi bir statü verilmemesi karşılığında Türkiye her türlü ilişki ve ittifaka girmeye adaydır. Çünkü stratejisini bunun üzerine kurmuştur. Ama İran’ın sorunu biraz daha farklıdır. İran’ın hem bölgedeki durumu, hem kendi yapısı, hem de Irak ve Suriye’deki pozisyonunu dikkate aldığımız zaman, Kürt inkârında bu kadar katı olan bir güç ile böyle bir stratejik ittifaka girmek, İran’ı temel bir hedef haline getirebilir. Bu durum İran açısından, ‘kendime Türkiye gibi bir ülkeden destek bulayım’ derken, Ortadoğu’daki temel güçleri kendi karşısında bir araya getirerek, kendisini zor duruma sokabilecek sonuçlar da ortaya çıkarabilir. Onun için bu, İran için bir tuzak olabilir. Yani Türkiye’nin, İran ile ittifak içerisinde kendisini gösterip şimşekleri İran’ın üzerine çekmek ve İran’ı hedef tahtasına oturttuktan sonra kendisini geri tutarak İran’ı temel hedef haline getirmek gibi bir siyasetini gözardı etmemek gerekiyor.

Nitekim, Türkiye’nin son dönemdeki çelişkili durumları bunu ifade ediyor. Özellikle Genel Kurmay Başkanın Türkiye’ye gitmesi ve ardında Türkiye’de Cumhurbaşkanı ve Başbakanın, ‘PKK’ye karşı bir ortak operasyona hazırız’ açıklamaları veya Rojava’yı kast ederek, ‘değişik alanlarda birlikte hareket edeceğiz’ açıklaması önemlidir. Bu oldukça dikkat çekicidir.  Ama bunun ardından İran’ın kesinlikle böyle bir durumun olmadığı yönünde yaptığı açıklama bu durumu ortaya koyuyor. Fakat her iki açıklamanın bizde çok fazla bir önemi yok. Yani, ne Türkiye’nin İran’la birlikte operasyon yapacağız biçimindeki yaklaşımı, ne de İran’ın ‘biz bunda yokuz’ demesi çok bir şey ifade etmiyor. Önemli olan burada her iki gücün bir araya gelmesi ve bunları bir araya getiren temel etkenlerin neler olduğunu görmektir. Bu temel etkenlerin neler olduğunu gördükten sonra bu ilişki biçiminin gerçekten de önümüzdeki dönemde tehlikeli sonuçlarının ortaya çıkabileceği bir ilişki olarak görebiliriz. 

Aslında bu durum, İran için çok risklidir. Eğer PKK’ye karşı ortak bir operasyon düşünüyorsa ya da Rojava’ya yönelik bir TC-İran ittifakı temelinde bir operasyon düşünüyorsa, bunun sonuçlarını çok iyi hesaplanması lazım. İşte Cumhurbaşkanının dediği gibi Kandil veya benzeri alanlara bir operasyon söz konusu olacaksa herhalde böyle bir operasyonda ittifak halinde hareket eden bu iki gücün operasyon sonrası Türkiye’nin geri çekilmesi durumunda, İran’ın direkt olarak bir savaş ortamında çakılıp kalacağını hesaplaması gerekiyor. Türkiye kendisini geri çekerek, ama esas olarak kendisini İran eliyle Kürt düşmanlığını Ortadoğu’da yaymak gibi bir siyaseti esas alacağını kesinlikle hesaplamak gerekiyor. Türk siyasetinin de nereye savrulacağını görmesi lazım. Eğer böyle bir şey olursa tabiki bunun karşısında bir savunma savaşı da gelişecektir.  


2915

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA