Darbe AKP ile sürüyor

Tayyip Erdoğan’ın Devlet Bahçeli ile kurduğu ittifakla birlikte Kürt soykırımı saldırısı daha da kapsamlı hale getirilmiştir. Şu an ki, Kürt soykırımı saldırısı 12 Eylül faşizminden daha kapsamlıdır, daha boyutludur.

12 Eylül 2017 Salı | Dizi


BERFİN BAĞDU/ANF/BEHDİNAN


12 Eylül askeri darbesi, Türkiye’de ve Kürdistan’da siyasal mücadelenin yoğunlaştığı, Türk devletinin toplumu artık yönetemez hale geldiği; sadece siyasal değil, ekonomik, toplumsal, kültürel krizin yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşti. 1979’da Kenan Evren helikopterle Mardin’den Ankara’ya giderken, kendisine Urfa’da Hilvan-Siverek mücadelesi döneminde Apocuların orada etkin olduğu yönünde brifing veriliyor. Mehmet Ali Birand, 12 Eylül üzerine yazdığı bir kitapta Kenan Evren’in askeri darbeye helikopterle Urfa üzerinden geçerken karar verdiğini belirtiyor.

1978 Aralık’ında faşistlerin devrimcilere ve Alevilere saldırarak 200’den fazla insanın öldürüldüğü Maraş katliamından sonra sıkıyönetim ilan edildi. İlk önce Türkiye’nin birkaç yerinde, sonra da Kürdistan ve Türkiye’nin büyük çoğunluğunda sıkıyönetim ilan edildi. Ardından darbe gelişti.

KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu, Maraş katliamından sonra Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın faşizme karşı ortak cephe kurulması için Cemil Bayık’ı görevlendirdiğini ancak Türkiye solunun ittifak önerisine sıcak bakmadığını belirtiyor. Faşizme karşı ortak mücadele gerçekleşmediği için askeri darbenin önünün alınamadığını ifade ediyor. Bugün de benzer bir durumun yaşandığına dikkat çeken Karasu, ‘’Eğer demokrasi güçleri ortak cephe olmazlarsa, ortak mücadele etmezlerse, bu iktidar etkisizleştirilmezse 2019’da yapılacak hileli seçimle faşizmine meşruiyet kazandırıp demokrasi güçlerini ve özgürlük güçlerini tümden ezecek. Bu yönüyle şimdiden bir demokrasi cephesinin kurulması gerekiyor’’ diyor.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen faşist askeri darbesinin 37. yıldönümünde Karasu sorularımızı yanıtladı.


12 Eylül askeri faşist darbesi gerçekleştiğinde Türkiye’deki genel siyasal durum nasıldı?

12 Mart 1971 askeri faşist darbe ortamında Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin şehadetinden sonra, onların yarattığı etkiyle Türkiye’de sol ve sosyalist güçler çok önemli gelişmeler gösterdiler. 1973’ten sonra onlarca örgüt kuruldu. Kurulan tüm örgütlerin taban bulduğu bir dönem yaşandı. THKP-C geleneğinden gelen Dev-Yol yüz binleri yürütüyordu. Yine THKO geleneğinden gelen Halkın Kurtuluşu’nun önemli bir kitle tabanı vardı. İbrahim Kaypakkaya geleneğinden gelen TİKKO ve Halkın Birliği de kendilerine önemli taban bulmuşlardı. Türkiye Komünist Partisi’nin de önemli bir örgütlenme düzeyi ortaya çıkmıştı. Öte yandan 1973 baharında gerçekleşen Çubuk Barajı toplantısıyla oluşan Apocu grup da kısa sürede önemli gelişmeler yarattı. Ankara’da grup kısa sürede etkili oldu. 1975’ten sonra da adım adım Kürdistan’a yönelme oldu. 1976 Şubat’ındaki Ankara Dikmen toplantısıyla birlikte tümüyle Kürdistan’a dönüş kararı alındı. Kürdistan’ın hemen hemen her yerinde Apocu grup kısa sürede büyük gelişme gösterdi. Urfa, Antep, Mardin, Dersim, Amed, Bingöl, Serhat, Batman, Elazığ gibi alanlarda önemli gelişmeler sağladı. Gençliği, emekçileri, köylüleri, kadınları etkiledi. Kısa sürede de sömürgeciliğin Kürdistan’daki ayakları olan feodal yapı ve çeteleşmiş kesimlere karşı geliştirdiği mücadeleyle toplumun desteğini almayı sağladı. Faşistlere karşı her türlü eylemi yapabilecek bir kapasitesi oluştu. 


NATO’nun ileri karakolu olan Türkiye giderek çökmek üzereydi

Şunu söyleyebilirim; o dönemde faşistler Apoculardan çok korkuyorlardı. Apocuların olduğu yerde faşizme karşı mücadele vardı. Hilvan’da devletin işbirlikçisi olan Süleymanlar denen bir yapılanma vardı. Onlar kısa sürede etkisizleştirildi. Siverek’te Celal Bucak devletin önemli bir ilişkisiydi, ona karşı büyük bir mücadele verildi. Siverek’te birkaç sokak dışında dışarı çıkamaz hale getirildi. Viranşehir ve Batman’da devletle ilişkileri olan bazı aşiret yapılarına karşı mücadele içine girildi. Bu mücadeleler Kürdistan’da hareketimizin etkisini arttırdı. Bizim dışımızda da birçok Kürt hareketi vardı. Onların da belirli bir kitlesi vardı, ama bizim grup tarih sahnesine çıktıktan sonra onların gelişmeleri durdu. 

Devrimci örgütler giderek güçleniyordu. Devrimci hareket gelişince, Kürt Özgürlük Hareketi gelişince Gladyo dediğimiz, derin devlet dediğimiz güçler NATO’nun da desteğiyle sola, sosyalist güçlere ve devrimcilere karşı ve Kürt halkının özgürlük mücadelesine karşı saldırıya geçtiler. Her gün ortalama 20 kişi ölüyordu. Sadece Kürdistan’da değil, Adana’da, İstanbul’da, her yerde insanlar ölüyordu. Devrimciler faşistlerin mahallesine, faşistler de devrimcilerin mahallesine gidemiyordu. Bu durum Türk devletini çok etkiledi. Egemen sınıflar toplumu yönetemez hale gelmişti. Emperyalizmin, NATO’nun ileri karakolu olan Türkiye giderek çökmek üzereydi. Tüm bu etkenler birleşince darbe gerçekleşti. 


Askeri faşist darbenin gerçekleşmesi neyi ortaya çıkardı?

Sol güçlerin zayıflığını, demokrasi güçlerinin zayıflığını, Kürt gruplarının zayıflığını, yine bizim hareketimizin eksiklik ve yetersizliklerini ortaya çıkardı. Çünkü 12 Eylül askeri darbesi devrimci hareketlere ve halka çok sert yöneldi. Gelir gelmez terör estirdi, tutuklamaları yoğunlaştırdı. Gençlerin, işçilerin mücadelesi durdu. Devrimci örgütler mücadele edemez hale geldiler. 12 Eylül öncesi yoğun bir mücadele varken, darbe sonrası mücadele birdenbire durdu. Kürdistan’da diğer Kürt grupları da kısa sürede etkisizleşti. 

Bizim hareketimiz diğer Kürt örgütleri ve Türkiye soluna göre örgütlülüğünü belli düzeyde koruyor ve mücadele kapasitesini sürdürüyordu. 12 Eylül’den önce Önder Apo tedbir olarak dışarı çıkmıştı. Önderliğin dışarıda olması önemliydi. Hareketimiz 12 Eylül öncesi Lübnan sahasına onlarca kadro göndermiş, Filistin kamplarında askeri eğitim yaptırmıştı. Bu kadrolar ülkeye dönerek gerilla savaşı başlatma hazırlıklarına girmişlerdi. Yine Hareketimiz şehirlerden dağa çıkılması yönünde önceden tedbir aldırdı. Darbe öngörüldüğünden dağlarda sığınaklar kazılarak üslenilmesi talimatı vardı. Önder Apo hem bu hareketi zor koşullara göre hazırlamıştı, hem de biz örgütlüydük, örgütlü bir güçtük.  12 Eylül askeri darbesi karşısında diğer hareketler dağılırken hareketimiz ayakta kaldı. Mücadeleyi geliştirmede PKK en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Zaten zindan direnişiyle birlikte de hareketimizin bu çabaları daha da güçlenmiş, Önder Apo’nun çabalarıyla zindandaki direniş birleşerek hareketimizin güçlenmesi ve ülkeye yönelmesi gerçekleşmiştir. 15 Ağustos hamlesiyle gerilla mücadelesi başlatılmış, bu temelde diriliş devrimini gerçekleştiren serhildanlar gelişmiştir. 


Bazı değerlendirmelerinizde, bugün iktidarda olan AKP gibi İslam maskeli güçlerin 12 Eylül’le birlikte sistem içine alınmaya başlandığını belirtiyorsunuz. Bu kesimler 12 Eylül gibi bir süreçte neden ve kime karşı sistem içine alındı?

12 Eylül askeri darbesi esas olarak da Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için gerçekleşmiştir. Kuşkusuz Türkiye’deki devrimci hareketin de gelişmesi vardı, Türkiye solunun mücadelesi vardı. Bunları inkar etmek, küçümsemek için söylemiyoruz; ama en temel amacı, bu darbeyle birlikte bir daha Kürtlüğün ağza alınmayacağı, Kürtlüğün tarihten silinmesi yönündeydi. Böyle bir politikayla, bir anlayışla 12 Eylül askeri faşist darbesi geldi ve uygulamalar da bu yönlü oldu. Bu darbe olduktan sonra bu darbeciler siyasal İslam’ın sistem içine alınmasını hedeflediler. Aslında Cumhuriyet üç kesime karşı kurulmuştu. Bir, Kürtlere karşı kurulmuştu. İki siyasal İslamcılara karşı, yani İslami güçleri etkisizleştirme üzerine kurulmuştu. İslamcıları batının desteğini almak için devlet dışına atan bir politika izlenmişti. Yine solu dışlayan ve ezen bir programla hareket ediliyordu. Cumhuriyet Kürtlere, İslamcılara ve solculara karşı bir sistem olarak geliştirildi. 

1970’lerde Kürt Özgürlük Hareketi gelişince ve Türk devletini sarsınca şöyle bir karara vardı; Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için hem siyasal İslam’ı sistem içine almak, hem de solu etkisizleştirmek ya da olabiliyorsa sistem içine almak amaçlandı. Böylelikle Kürtleri yalnızlaştırıp tasfiye etmek istediler. Zaten o dönemler ABD’nin Ortadoğu’da etkilemek için işbirlikçi ılımı siyasal İslam’ı kullandığı dönemdir. 

Siyasal İslam’ın 12 Eylül’den sonra sistem içine alınmasının nedeni, Kürtleri yalnızlaştırıp soykırıma uğratma politikasıdır. Siyasal İslamcıları da sistem içine alacaklar, onları da Kürt soykırımına ortak edecekler. Solun da bir kısmını ezecek, bir kısmını da devletin yedeğine alacaklar, onları da Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanacaklar. 12 Eylül’ün siyasal İslamcıları sistem içine alması böyle olmuştur. 


Sanırım Gülen Cemaati’de bu süreçte plazlandı?

Fethullahcılar başından beri sistemle uzlaşma arayışı içinde olduğundan 12 Eylül sonrası devlet bürokrasisi için en fazla onlar alındılar. 12 Eylül’ün Özal’ı başbakan yardımcısı yapması da bu projeyle bağlantılıdır. Özal’ın başbakan ve cumhurbaşkanlığı sırasında Fethullahcılar başta olmak üzere siyasal İslamcı kesimler devlet içine yerleştirildiler. Özal öyle klasik kemalist bir siyasetçi değildi. Demirel gibi, Çiller gibi, CHP’liler gibi bir siyasetçi değildi. Özal’ın ABD ile ilişkisi vardı, kapitalizmle ilişkisi vardı, ama diğer taraftan İslamcıydı; İslami yanı vardı. Özal da bu İslami kesimleri bürokrasi içine, devlet içine aldırdı. Bu alışın nedeni kesinlikle Kürtleri yalnızlaştırmak, siyasal İslamcıların da desteğini alıp Kürdistan’ı soykırıma uğratmaktır. 

Bugünkü iktidarın da, AKP’nin de iktidara gelmesinin yolu o zaman açılmıştır. Zaten 2016’daki 15 Temmuz darbesi, devlet içinde örgütlenen ve güçlenen siyasal İslam’ın hangi kesimin kontrolünde olacağı mücadelesinin yansımasıdır. Siyasal İslamcı devlete kim hakim olacak mücadelesi içine girilmiş, bunda Erdoğan başarılı olmuştur. Bu hiziplerin, devlet içine girmesinin başlangıcı 12 Eylül’dür. 


Peki, Erdoğan-Bahçeli iktidarı 12 Eylül’ün devamı mı?

Her dönemin faşizmi Kürt düşmanı, soykırımcıları, öncekilerinden aldığı tecrübelerle savaşı yaygınlaştırıyorlar, soykırımcı faşist sistemi derinleştiriyorlar. Soykırımcı faşist sistemi daha organize hale getiriyorlar, çok boyutlu hale getiriyorlar. Bu bakımdan Tayyip Erdoğan’ın Devlet Bahçeli ile kurduğu ittifakla birlikte Kürt soykırımı saldırısı daha da kapsamlı hale getirilmiştir. Şu an ki, Kürt soykırımı saldırısı 12 Eylül faşizminin saldırısından daha kapsamlıdır, daha boyutludur. 12 Eylül faşizmi de Kürt’ü soykırıma uğratmak istiyordu, ama bu kadar organize değildi, bu kadar birçok çevreyi içine alan bir saldırı içinde değildi. Fakat bugünkü kadar bütün tecrübeleri sentezleyen, bütünleyen, çok yönlü saldıran durumda değildi.

12 Eylül gelmeden önce de PKK güçlüydü, etkiliydi, toplumu etkiledi. Ama Türk devleti bu dönem kadar Kürt halkının özgürlük mücadelesini tehlikeli görmüyordu. Gerilla savaşı bu kadar gelişmemişti. Bu düzeyde serhıldanlar oluşmamıştı. Kürt siyasi partiler ortaya çıkıp Kürdistan’da yüzde 80-90 oranında oy almamıştı. Bu açıdan soykırımcı sömürgecilik de tehdidi bu kadar yakın hissetmemişti. Ancak Kürt isminin telaffuz edilmesi bile o dönemde devleti çok rahatsız ediyordu. Ancak şu andaki durum o dönemden çok çok ileridir. Bu nedenle AKP-MHP faşizmi, 12 Eylül faşizminden daha saldırgan ve en ağır faşist yöntemleri kullanmaktadır. AKP-MHP iktidarının her bakımdan konumu zayıflamıştır. Ama kendilerini var eden ulus devlet anlayışını ayakta tutmak için saldırmaktadırlar.

Gerçekten de 12 Eylül faşizminin aklına gelmeyen yöntemleri uygulamaktadırlar. 1990’lı yıllarda kirli savaş vardı, köyler yakılıp yıkılmıştı, faili meçhul cinayetler işlenmişti, onların bile kullanmadığı yöntemleri bugün AKP-MHP faşizmi kullanmaktadır. Bu bakımdan eğer mücadele edilmezse, durdurulmazsa şu andaki AKP-MHP faşizmi 12 Eylül faşizminden daha uğursuz biçimde Kürt soykırımını tamamlamak isteyecektir.


Türkiye’de hiçbir iktidar bu kadar tek millet, tek vatan, tek bayrak demedi. Erdoğan iktidarının bu kadar ağır bir saldırı yürütmesinin nedeni nedir?

AKP iktidarı Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeden iktidarda kalamayacağını görüyor. Türkiye’de Kürt sorununu demokratik yollardan çözemiyorsan, ya da demokratik zihniyetin yoksa iktidar olmanın kanunu hala Kürtler üzerinde baskı kurma, Kürtleri kontrol altına alma kapasitesidir. Kürtleri egemenlik altına tutma kapasitesi olmayan hiçbir siyasal parti iktidar olamaz. Erdoğan da şimdi bunu herkese göstererek iktidarını ayakta tutmaya çalışıyor. Bu bakımdan yöntemleri çok sert olduğu gibi herkesin üzerine gidiyor. Yani Türkiye’yi tam bölmüş. Kendisi var, MHP’nin bir kısmı var. Hüda Par’ı yanına almış. Bir de marjinal faşist bir ulusal çevre olan Doğu Perinçek var. Bunlar bu iktidarı güçlü kılmıyor, zayıf kılıyor. Zayıf kıldığı için de herkese saldırıyor.  

CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu Hava araçlarının sivilleri katletmesini gündeme koyuyor, onun üzerine gidiyor. Amerikalı ya da batılı bir şey diyor, onlara tepki gösteriyor. Bu, zayıflığından ileri geliyor. Kürt düşmanlığı üzerinden şovenizmi şahlandırıp toplumun desteğini almaya çalışıyor. Bu da onun zayıflığını ifade ediyor. Eğer kısa sürede sonuç alamazsa yıkılır. 

ABD, Avrupa ve Ortadoğu’daki ittifaklarıyla da araları bozulmuştur. Neden? Kürt politikasından dolayı! Kürt politikası o kadar sert ki, Kürt politikası o kadar başkaları tarafından bile kabul görmeyecek düzeyde inkarcı ve soykırımcı ki artık herkes bunu desteklemiyor. 


Tek tip elbise giydirme konusuna değinmek istiyoruz. 12 Eylül’de böyle bir uygulama var mıydı? Bu tutsaklar üzerinden topluma dayatılan nedir? 

12 Eylül’de tek tipi dayattılar. Bize de dayattılar; Mamak’ta dayattılar, Metris’te dayattılar, her yerde dayattılar. Kısa süreli giymeler de oldu. Askeri faşist bir darbenin bu tür dayatmalar yapması anlaşılırdı. Ancak AKP’liler yıllardır askeri darbelere karşı olduklarını söylediler. Tek tip elbise darbe koşullarında dayatılan bir durumdu, o koşullarda bile başarılı olamadı. Sonunda vazgeçmek zorunda kaldılar. Tutsakların direnişi, halkın direnişi, demokrasi güçlerinin direnişi, ailelerin direnişiyle bir sonuca ulaşmadılar. 12 Eylül askeri faşizminin şefi Kenan Evren demokrasiyi askıya aldığını ve her türlü şeyi uygulayacağını açıkça söylüyordu. Benim dediğim olacak, demokrasi için bu gerekli diyordu. Erdoğan ve AKP hala Türkiye’yi seçimle iş başına gelen bir iktidarın yönettiğini iddia ediyor. Hala bizde demokratik kurumlar ve düşünce özgürlüğü var diyor. 

Böyle bir ortamda tek tip elbise giyilmesini dayatmak, 12 Eylül faşizminden daha geri bir duruma düşmektir. 12 Eylülcüler bile bundan vazgeçti. Erdoğan denenmişi, halkın, dünyanın kabul etmediğini yeniden gündeme getiriyor. Askeri faşist cuntanın bile yapmadığını şimdi Erdoğan denemek istiyor. 

Tek tip elbise giyilmesini dayatmak kirli ve insanlık dışı bir amaç taşımaktadır. Tutsaklar tek tip elbise giydirme şahsında halkın iradesi kırılmak isteniyor. Sorun sadece tutsaklara elbise giydirmek değildir. Elbise dayatması bir irade kırma biçimidir. 

Nasıl ki ABD Guantanamo’da El Kaidelilerin gözü bağlanıp giydirdiyse Erdoğan da bunu yapmak istiyor. Geçen günlerde Abbas arkadaş, Erdoğan’ın tek tip elbise dayatmasını Guantanamo’ya karşı bir misilleme olarak ifade etti. Erdoğan, El Kaide zihniyetinde olduğundan ABD’nin bu yaptığının intikamını alıyor. 

Demokratların, insan hakları örgütlerinin, sivil toplum örgütlerinin, bütün demokratik kurumların ve güçlerin bu tek tip elbise giydirme dayatmalarına karşı çıkması gerekiyor. Dışarıda da faşizmin herkese saldırısı söz konusudur. Bu açıdan böyle bir faşist uygulama karşısında bir direniş varsa, o zaman bu faşist uygulamaya yönelik sadece zindandaki arkadaşlardan, tutsaklardan direnişi beklemek yanlıştır. Hatta direnişin esas boyutunun dışarıda olması gerekiyor. Tek tip elbise giydirme dayatması karşısında bütün toplumun faşizme karşı direniş göstermesi lazım. Öte yandan bu direniş sadece Kürt tutsakların sorunu değildir. Bütün diğer tutsakların da bu direnişe katılması gerekir. Sadece Kürt tutsakların aileleri, Kürt demokratik güçlerin değil, Türkiye’deki tüm siyasi güçler, zindandaki Türkiyeli devrimci güçlerin aileleri de bu direnişe katılması gerekiyor. 


Faşizmden rahatsız olan, zarar gören kesimlere bu anlamıyla hangi sorumluluklar düşüyor? Faşizm karşısında toplumcu güçler ne yapmalıdır? 

Aslında objektif olarak faşizme karşı bir cephe var. Birçok kesim AKP iktidarına karşı, faşizme karşı. Sadece Kürt halkı, Kürt demokratik güçleri değil, sol-sosyalist güçler ve tüm demokratlar da karşı. CHP’nin tabanında ve içinde AKP’ye karşı bir tutum var. Hatta AKP’nin içinde ve tabanında bile karşı olanlar var. Bu yönüyle şunu söyleyebiliriz; Türkiye tarihinde bu kadar geniş cephe ilk defa ortaya çıkmış. Ama bu cephe bir resmi cephe değil, bir biçime kavuşmamış, bir örgüte ve platforma kavuşmamış, bir ortak harekete ve ortak kurumlaşmaya kavuşmamış. Bu durum faşizm karşısında bir sorumsuzluktur ve tehlikeyi ifade etmektedir. 12 Eylül faşizmi karşısında devrimci güçler bir araya gelmediği için, demokrasi güçleri bir araya gelmediği için bundan çok zarar gördüler. Bütün devrimci hareketler ezildi, tasfiye oldu. Halk o kadar işkence gördü. Tüm demokrasi güçleri eğer bugün o kadar zayıfsa, bugün sol güçler zayıfsa bunun nedeni, 12 Eylül’de faşizme karşı ortak cephe kuramamalarıdır. Önder Apo öncülük yaptı, hareket öncülük yaptı, ama diğer sol güçler, sol örgütler buna katılmadılar ve bunun sonuçları ağır oldu. Bu gerçek ortadayken, Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli faşizmine karşı ortak davranmamak, ortak mücadele etmemek ağır sonuçlar ortaya çıkarır. Eğer demokrasi güçleri ortak cephe olmazlarsa, ortak mücadele etmezlerse, bu iktidar etkisizleştirilmezse 2019’da yapılacak hileli seçimle faşizmine meşruiyet kazandırıp demokrasi güçlerini ve özgürlük güçlerini tümden ezecek. Bu yönüyle şimdiden bir demokrasi cephesinin kurulması gerekiyor. 

Faşizme karşı ancak demokrasi cephesiyle mücadele edilebilir. Başka türlü mücadele edilemez. Faşizm demek, en geniş saldırı demektir. Faşizme karşı mücadele de en geniş kesimlerin ortak mücadelesiyle, ortak hareketiyle, ortak cephesiyle, platformuyla, ortak blokuyla olabilir. Bu şimdi Türkiye’de hala gerçekleşmemiştir. Cephe ve ortak mücadele anlayışı duygu ve düşüncede var. Ama sıra pratiğe gelince gerçekleşmiyor. Bunun giderilmesi gerekiyor. Hem bu kadar AKP’ye karşı olunuyor, hem de bir araya gelinmiyorsa o zaman bu bir araya gelişi AKP ve özel savaş engelliyor demektir. Kim şu anda ortak mücadeleye gelmiyorsa AKP’nin oyununa geliyor ya da AKP tarafından yönlendiriliyordur. Bu da AKP’nin destekçisi durumuna düşmektir. Gelinen aşamada bir araya gelinmiyorsa bunu AKP iktidarının yönlendirmesine ve oyununa bağlamak ve AKP’ye hizmet eden bir tutum olarak görmek lazım. Kim olursa olsun faşizme karşı ortak cepheye gelmiyorsa böyle değerlendirmek lazım. AKP faşizmine karşı cephe kurmanın zamanı gelmiş de geçmektedir. Yakın zamanda faşizme karşı bir ortak cephe kurulmazsa geç kalınacaktır. Çünkü AKP’ye karşı çıkan güçler yarın bu faşizme karşı duramaz hale geleceklerdir. Bu açıdan acilen demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi, ortak mücadele içine girmesi gerekmektedir. 



827

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA