Dünyadaki nükleer silahlanma nereye varacak?

Pirdoğan KEMAL

08 Eylül 2017 Cuma | Forum

Savaş tarih boyuncu tüm yıkıcılığıyla birlikte süregelen bir döngü olmuştur hep. Toplumsal bir barış yerine her zaman iktidar savaşları tercih edildi ve bunun sonucunda her defasında da yüzbinlerce insanın canına mal oldu bu savaşlar. Devletler her bir dönemde savaşları daha çabuk kazanmak ve yıkıcılığı daha da arttırmak için yeni savaş yöntemleri bulma yoluna gittiler böylece savaşların insanların dünyasında yarattıkları yıkımın oranı gittikçe artmış oldu. 

İnsanlık iki büyük dünya savaşı yaşadı ve her birinde de milyonlarca insan iktidarların daha çok toprağı sömürgeleştirme hırsı yüzünden canlarından oldular. II. Dünya Savaşı insanlık tarihinin belki de bugüne kadar gördüğü en büyük kanlı savaşıdır. Bu savaş sona erdiğinde kayıtlara göre 60 ile 95 milyon arası insan yaşamını yitirmiştir. Ölen insanların 27 milyonu Sovyet, 10 milyondan fazlası Çinli, 6 milyonu Yahudi, 6 milyondan fazlası Alman, 3 milyondan fazlası Polonyalı, 2.5 milyonu Japon ve 1.5 milyonu da Yugoslav’dı. Savaşın sonuçları bu şekilde açıklanırken, bu savaşta gelecekteki insan yaşamını etkileyecek bir gelişme yaşandı. 1945’te daha savaş sürerken Hiroşima ve Nagazaki kentlerinin 9 Ağustos 1946’da ABD tarafından atom bombası ile bombalanması dünya tarihinde nükleer silah kullanımı konusunda bir ilk olmuştur. Bunun ortaya çıkardığı sonuçlarda eğer kullanılmaya devam edilirse, insanlığın sonunu erkenden getirebileceği yönündeydi. Savaşın seyri tümden değişmiş ve bundan sonra olabilecek felaketlere de kapı aralanmıştı. O günden sonra başlayarak büyük bir güç elinde bulunduran bazı devletlerde hızla nükleer silah üretme yarışına girdiler ve herkes olacaklardan bi haber bir şekilde izlemekle yetindi sadece. O yıllarda dünyanın iki süper gücü olan ABD ve Sovyet Rusya’sının devlet başkanları arasında geçen bir diyalog tarihe geçmiştir.

Nükleer silahlanma programının ortaya çıkmasının belli başlı nedenleri vardı. ABD dünyanın tek hegemon gücü olma yarışında muhtemel rakibi olan Sovyet Rusya’sını alt etmek ve rakipsiz bir şekilde hegemonyasını nihai olarak temellendirmek istiyordu. Bunun için 1945 yılında nükleer program dâhilinde çalışmalarına ağırlık vermişti. Bunun öncülüğünü dönemin ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt yapıyordu. Roosevelt ailesinin bir mensubuydu Franklin ve Roosevelt ailesinin de Yahudi kökenli bir aile olduğu ve ABD’nin tüm devlet politikası üzerinde o yıllarda büyük bir etkiye sahip olduğu birçok kesim tarafından biliniyor. 

ABD başkanı yaptığı bir basın toplantısında Sovyet yönetimine gönderme yaparak elimizde dünyayı üç kez yok edecek güçte silahlar var demişti. Aynı şekilde nükleer silahlanmada artış gösteren Sovyet Rusya’sı devlet başkanı da yaptığı karşı basın açıklamasında açıkça meydan okuyarak; “Bizimde elimizde dünyayı bir kez yok edecek güçte silahlar var” demişti. Bu karşılıklı meydan okumalar insanlığın yaşayacağı daha büyük felaketlerin habercisiydi. Söz konusu tüm dünyaya hâkim olmak olunca insan yaşamını düşünmek devletler için yersizleşiyordu. Dünyanın iki süper gücü olan ABD ve Rusya arasındaki savaş bu şeklide giderek büyüdü ve bu günlere kadar geldi. Her iki devlet de nükleer silah üretiminden geri adım atmadılar hal böyle iken diğer devletlerde bu yarışa katılmakta hızlı oldular. Dünya yeni ve karanlık bir çağa giriyordu ve kimsenin gelecekte nasıl felaketlerle karşılaşacakları üzerinde tasavvurda bulunma cesareti yoktu. İkinci dünya savaşı sona erdikten sonra da iki süper güç arasındaki savaş bitmedi tam tersi daha da büyüdü. Belki fiziki olarak iki devlet birbirleriyle savaşmadılar ama adına soğuk savaş denen iki devletin savaşı yaklaşık 1990’lı yıllara kadar sürdü.  1946 yılının ilk BM güvenlik konseyi kararı ülkeleri cephaneliklerini nükleer silahlardan arındırmaya çağırmaktaydı. Bunun ardından iki devlet lideri karşılıklı antlaşma için girişimde bulundular ama bu antlaşmalarla sonucunda bir şekilde kendilerini muaf tuttular. İki süper güç arasında imzalanan stratejik nükleer silahların indirimi antlaşması(START-1) ve START-2 adı verilen antlaşmalar devreye sokuldu. Bu antlaşmalarla diğer ülkelerin nükleer silahlanma yarışına katılmalarının önüne bir oranda geçilmiş olsa da nükleer silah kulübüne üye olan devletler cephaneliklerini nükleer silahlarla doldurmaya bir şekilde devam etmişlerdir. Antlaşma ikili bir tarzda uygulanır olmuştu. Bir yandan nükleer kulüp üyeleri nükleer silahlarını dikey yönde arttırırlarken üye olmayan ülkelerde yatayda bir gelişim gösterdiler. 


Nükleer silahsızlanma çabaları

Soğuk savaşın doruğa ulaştığı dönemlerde, ABD ve SSCB dışındaki ülkeler nükleer silahlara sahip olmaya başlamışlardı. Hindistan, İtalya, Japonya ve İsveç, Brezilya, Federal Almanya, Pakistan, İsrail, Güney Kore, Libya ve İran nükleer bomba yapma yönünde çalışmalar yapıyorlardı. Bunun üzerine, özellikle bağlantısız devletler, Birleşmiş milletler çerçevesi içinde nükleer silahların yayılmasını önlemek için girişimde bulunmuşlardı. Federal Almanya’yı NATO çerçevesi içinde nükleer tetikte söz sahibi yapacak olan “Çok Taraflı Nükleer Güç” (MLF-Multilateral Force) konusu, Sovyetler Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında tartışma yaratmıştı. Sovyetler Birliği, Almanya’nın “nükleer tetikte” parmağının bulunmasına karşı geliyordu. Bağlantısızlar grubu ise, nükleer silahların hem devletler arasında, hem nükleer devletlerin ellerindeki silah sayısı ve güç artışına karşıydılar ve bu konudaki amaçlarını gerçekleştirmek için, geniş kapsamlı tedbirler üzerinde duruyor, nükleer deneylerin tümden yasaklanmasından yanaydılar. Ama bu adım sadece yeni silahlanan devletler için önlemler getirmek istiyordu.

İki büyük devlet, nükleer silahların yayılmasını önlemek için, 1 Ocak 1967 tarihinde anlaştıkları metin, 14 Mart 1968 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunuldu. Kurul’a gelen metin yapılan bazı değişikliklerden sonra, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleyen Antlaşmanın (The Non-Proliferation Treaty) imzaya açılmasını öngören tasarı, 95 olumlu oya karşı, 4 olumsuz (Arnavutluk, Küba, Tanzanya ve Zambiya) oyla kabul edilmiş, 21 devlet ise çekimser oy kullanmışlardır. Antlaşma, 1 Temmuz 1968 tarihinde Moskova, Washington ve Londra’da imzaya açıldı. Yürürlüğe girdiği tarih ise 5 Mart 1970’tir. Antlaşma bünyesinde birçok kuruluş oluşturuldu. Bunlardan bir tanesi olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) bu konuda büyük bir rol sahibi oldu ve bir oranda nükleer silah yarışında etkin oranda azaltmalara gidildi. Nükleer silahsızlanma sistemi nükleer güce sahip olan Çin, Fransa, ABD, İngiltere ve Rusya’nın bu silahlara sahip olmalarına izin verirken nükleer kulübe üye olmayan ülkelere ise bu konuda önemli yasaklar getirmiştir. Bütün bunlar şunu gösteriyor ki; nükleer silahlar beş büyük devletin kontrolünde özelleştirilmiştir.


Kuzey Kore’nin nükleer silahlanma tarihi

Dünyanın her iki ucunda bu şekilde pervasızca bir tehdit oluşurken, Asya ülkeleri de bundan geri durmadılar. Kuzey Kore’de bu ülkelerden bir tanesi ve bugün yaptığı nükleer silah denemeleri ile tüm dünyanın siyasi gündemine oturmuş durumda. Durum bu iken Kuzey Kore’nin nükleer programa başlamasından bugüne gelen süreci biraz okumakta fayda var. 

Bilindiği gibi Kuzey Kore’nin nükleer silah programına başlama tarihi 1970’li yıllara dayanıyor.

- 1976-1981 tarihleri arasında Kuzey Kore, Sovyetler Birliğinden aldığı SCUD-B füzesi ve Mısır’dan tedarik ettiği fırlatma rampasını kullanarak füze geliştirme programını başlattı ve nükleer silahlanma yarışına fiilen katılmış oldu. 

- İzleyen yıllarda Kuzey Kore yönetimi birçok kez nükleer açıdan geliştirmeye devam ettiği füzeleri denemeye devam etti ve nükleer yarışında hız kazandı. 

- Bu yıllarda Kuzey Kore yönetimi bir yandan nükleer silah yapımına devam ederken diğer yandan da yapılan antlaşmalara katılmak zorunda kaldı.

- Bu durum bu şekilde 2000’li yıllara kadar devam etti.

- Ekim 2002: ABD, Kuzey Kore’nin nükleer silah geliştirmek için gizli bir program yürüttüğünü kabul ettiğini ve bunun da 1994 tarihli anlaşmanın ihlali anlamına geldiğini açıkladı.

- Ocak 2003: K uzey Kore, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekildi.

- Nisan 2003: Kuzey Kore, elinde nükleer silahlar bulunduğunu ilan etti.

- 2005: Kuzey Kore, 6 ülkenin katılımıyla yürütülen görüşmeler kapsamında ABD, Güney Kore, Japonya, Çin ve Rusya ile enerji ve ekonomi alanlarında işbirliğine gidilmesi karşılığında nükleer programını sona erdirmeyi kabul etti.

- Temmuz 2006: Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore’ye nükleer programını sonlandırma çağrısı yapan bir karar aldı. Bu karardan kısa bir süre sonra, Kuzey Kore 7 ile 10 adet Taepedong-2 uzun menzilli füze denemesi yaptı.

 

Nükleer silahlanma 

koruma değil yıkım getirir

Kuzey Kore’nin nükleer programı bu şekilde günümüze kadar geldi ve bugün tüm dünyanın tartıştığı ve kimsenin de neye evrilebileceğini tahayyül edemediği bir hal aldı. En son 3 Eylül’de nükleer füzeye uyumlu olarak kıtalararası balistik füzeye takılabilen hidrojen bombası denemesi yapmasıyla beraber kelimenin tam anlamıyla işler çığırından iyice çıktı. Kuzey Kore’nin bütün bunları dünyanın süper gücü olarak bilinen ama aslında dünyanın en büyük sömürü gücü olan ABD’nin tehditlerine karşı yaptığını birçok kesim biliyor. Ne var ki amaç ne olursa olsun söz konusu olan nükleer sanayi insanlık için bir koruma getirmeyecek tam tersi olarak yıkım getirecektir. Durum bu şekilde gelişirken ABD ve Kuzey Kore konuşmalarının dozajını arttırarak açıkça birbirlerini nükleer silah kullanmakla tehdit ettiler. ABD kendi hegemonyasının herkese koşulsuz şartsız kabul ettirebilmek için akla hayale gelmeyecek yollara başvurdu ve kendi hegemonyasını ebedileştirecek yerel iktidarlar oluşturdu. Bu iktidarların yıllardır ABD sayesinde ayakta kalabildiklerini ve eğer ABD kendi desteğini çekerse bir gün dahi ayakta duramayacakları da sanırım bilinen bir şey. Son yıllarda Arap baharı olarak adlandırılan ama esasında ABD’nin yeni sömürgeler oluşturma harekâtı bir ölçüde sağlandı ama geriye bu coğrafyaların görüp görebileceği en büyük yıkım kaldı. Bu durumda Kuzey Kore’nin ABD hegemonyası karşısında bir duruş sergilemesi olağan bir durum ama nükleer silahlar söz konusu olduğunda işin rengi değişiyor.  

Peki, bütün bunlarla birlikte bu duruma tepki gösteren ülkeler acaba kendi ellerindeki nükleer silahlar konusunda üzerlerine toz konduruyorlar mı? Tabi ki yok. İmzalanan bütün uluslararası antlaşmalarda dahi bu devletler kendilerini nükleer silahsızlanmadan her zaman muaf tuttular. Bu durumda da herkes Kuzey Kore’nin nükleer programına kilitlenmiş ama bu tehdit tüm güçlerin elinde bulunuyor ve içten içe diğer ülkeler kendi silahlarını belki de Kuzey Kore’nin birçok katı fazla olan düzeyde geliştirmeye devam ediyorlar. Şimdi Kuzey Kore ve ABD’nin nükleer saldırı tehditleri tüm dünya için büyük bir felaketin başlangıç kilidini oluşturuyor. Dünyanın atmosferinde var olan dengesizlik zaten doğanın dengesini önemli oranda olumsuz etkiliyor, nükleer silahlar üretilmeye devam edilirse bırakın kullanılmasını üretimi nedeniyle ortaya çıkan radyoaktif maddelerden dolayı dünyanın dengesi önemli oranda bozulacak ve gelecek büyük bir tehlike altına girecektir. Bunun önüne geçebilmek tüm dünyanın üzerine düşmekte ve acil adımların atılması gerekmektedir. Şu an içinde bulunduğumuz durumda ABD veya Kuzey Kore’nin nükleer silah kullandığını bir anlığına düşünelim. İlk patlamadan dolayı yüzbinleri belki de milyonları bulan insanlar ölecek, ondan sonra doğacak milyonlarcası da ya sakat ya da ölü doğacak. Bundan başka ortaya çıkan radyoaktif maddeler doğadaki birçok bitki türünün yok olmasına ve bundan dolayı canlıların beslenmesi konusunda büyük açıklar ortaya çıkaracaktır. Bununla da bitmeyecek radyasyon kendisiyle birlikte atmosferde bir dizi farklı olumsuz tepkimeye de yol açabilecektir. İşte görüyoruz ki bir bomba bütün bunları yapabilecek güçte ve engellenmezse insanlığın yok oluşu için farklı senaryolar üretmeye gerek kalmayacak zaten bir bomba işleri rayından çıkarmaya yetecek. Bu durumda sorumluluk hepimizin ve ellerinde nükleer silah bulunduran tüm ülkelerin ve aynı zamanda üretmeye devam eden ülkelerin kontrol altına alınacağı ciddi bir sisteme ihtiyaç var. Var olan sistemler belki yeni yeni nükleer silah programına başlamak isteyen ülkelere ciddi yasaklar getiriyor ama hâlihazırda ellerinde büyük oranda nükleer silah bulunduran büyük devletleri yaptırım altına almıyor. Bu durum diğer ülkeleri de bu antlaşmaları ciddiye almamaya zorluyor. 

Bu durum da kararı bizler vereceğiz ya bir kaç adamın iktidar hırsı için hepimiz sonsuza kadar yaşamlarımızdan olacağız ya da buna dur deyip ciddi eylemler sayesinde geleceğimiz için mücadele edeceğiz. 


190

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA