Dr. Yektan Türkyılmaz'la söyleşi: Soykırım failde de, mağdurda da derin bir çiziktir

Sanmayın ki, mesela Ermeni Soykırımı'nın faillerinin çocukları payını almıyor. O an, derin bir çiziktir efendim. Herkesin yüzüne bir faça atar. Siz de o façayla yaşarsınız. Ve o faça, gelecek günlerde değişik biçimlerde karşınıza çıkacaktır. Ya mağdur olduğunuz zaman ya da tekrar aynı şekilde veya daha kötü şekilde gaddar olduğunuz zaman. Bir ısrarlı çözüm çabası, mağduru güçlendirme niyeti, fail gruplarda samimi bir suçluluk hissi oluşmadığı sürece felaketin fantom sancıları devam edecektir.

05 Temmuz 2017 Çarşamba | PolitikART

Osman OĞUZ / oseoguz@gmail.com



Dr. Yektan Türkyılmaz, soykırım ve toplu şiddet çalışmaları denilince Türkiye'de akla gelen ilk isimlerden biri. Ermenistan arşivlerine giren Türkiye pasaportlu ilk araştırmacı olmuş, bu sebeple bir süre Ermenistan'da -akla zarar suçlamalarla- tutuklu kalmıştı.

Onun bir başka yönü de bu toplu şiddet ânlarının bugündeki izlerini -bence- çok iyi tespit etmesi, hakkında çalıştığı tarihi bugünü anlamakta da ustalıkla kullanması.

Daha önce "Türkiye nereye gidiyor" sorusunu tartıştığımız (1) Yektan hocayla bu kez kısmen de olsa "Türkiye nereden geliyor"u konuştuk. Başlangıç noktamız ise Bianet'e "Asmên ra roz vıneto: Yimami'nin ağıtları soykırım incelemelerine neleri hatırlatıyor?" başlığıyla yazdığı yazı oldu. (2) Buradan kalktık, soykırımın izlerine, "ispatçılığa" ve Dersim'in "modernleşmecilerle" kurduğu/kuramadığı bağa uzandık.


Bianet'te yazdığın son yazıda hem Dersim Soykırımı'na bir ağıttan yola çıkarak bakıyor hem de ağıtların soykırım çalışmaları açısından kıymetine dikkat çekiyordun. Neden giriştin bu işe?

İlk başta şunu söyleyeyim: Kolektif şiddet benim akademide uğraştığım temel alan, ama Dersim uzmanı sayılmam. Özellikle yoğunlaştığım örnek Ermeni Soykırımı. Ama tabii ki Ermeni Soykırımı, bir coğrafyada, bir tarih içinde oldu ve Dersim bu tarih ve coğrafyanın en merkezi yerindedir; ‘38’e ve Dersim’in sıradışı hikayesine ilgisiz kalamazdım.

1990’larda Boğaziçi Üniversitesi’nde master öğrencisiyken uzun süre 1934 İskân Kanunu ve uygulamalarını araştırdım. 1930’lar iskân tartışmalarının temel ve özel bir bölümü Dersim’e ayrılmıştır. Ayrıca tarihçi olan kardeşim Zeynep Türkyılmaz da 2001’de Dersim'le ilgili çok önemli bir master tezi yazdı; Sıdıka Avar ve onun kırımlardan sonra köylerden çocukları toplayıp Elazığ Kız Enstitüsünde ‘medeniyet’ eğitimi vermesi üzerine; ki bu tez isyan argümanının akademideki ilk eleştirisiydi. 

Benim Bianet'te yazdığım yazıda vurguladığım sadece Dersim ağıtlarının ne kadar çarpıcı olduğu, ne denli önemli kaynaklar olduğu değildi. Doğrudur, ağıtlar, özellikle de yazılı geleneği olmayan topluluklar üzerine kafa yoranlar için -hele de o gruplar travmatize olmuş gruplarsa- hazinedir. Çünkü travmayı, şiddeti devlet belgelerini merkeze alarak anlamaya çalışınca, bu belgeleri eleştirel bile okusanız, en iyi ihtimalle, devlet aklının değillemesi üzerine kurarsınız anlatınızı. Ama bu bir tuzak gibidir aslında. Çünkü bilme biçiminiz, kavramlarınız, kurgunuz, sorularınız kaynağınıza, kullandığınız malzemeye göre şekillenir. 


Ağıtlar ise başka bir yerden bakmayı sağlıyor galiba...

Kesinlikle, bir tek '38’e değil, içinde bulunduğum akademik çevrenin kavrayışına dair de. O yazıdaki temel argüman, bir tek ağıtların önemli bir kaynak olduğu, bize başka bir yönden bakmayı gösterdiği değildi. Bunlar da var ama çok daha fazlası da var Weliyê Uşenê Yimami ağıtlarında. 

Doktora yaptım, en iyi okullarda okudum, hayatımın yirmi yılını bu konular üzerine düşünerek geçirdim, kolektif şiddet üzerine lisans ve lisansüstü dersler verdim, bu konuda ne varsa en son çıkmış, haberdar olmak, takip etmek durumundaydım. Ne var ki, bizlerin tüm farklı disiplinlerden bilgilerini, akademik metotlarını, kaynaklarını bir araya getirsek bile şimdiye kadar üretemediğimiz bir nüans, erdem ve bilgelikle bir hikaye çıkarıyor Weliyê Uşenê Yimami. Kısacası, o kadar katmanlı bir kurgu ile öyle bir soykırım anlatısı ortaya koyuyor ki, biz ‘mekteplilerin’ bütün modellerimiz bunun yanında sığ, yavan ve karikatür kalıyor. Weliyê Uşenê Yimami ve diğer Dersim şairleri aslında sadece Dersim Soykırımı için bir kaynak olmuyor, soykırımları nasıl analiz etmemiz gerektiği konusunda da yol gösteriyor. Belki Hannah Arendt'in Holokost analizlerine çok benzetilecek bir anlatı. Hatta ben onun da ilerisi olduğunu düşünüyorum. Daha sofistike ve samimi bir betimleme.


Ermeni Soykırımı için de var mı böyle anlatılar?

Var tabii ki, olmaz olur mu? Birçok sebepten dolayı bu soykırımlar ya da toplu şiddet enstantaneleri birbiriyle alakalı süreçler. Hem coğrafya hem grupların ilişkisi hem failin sürekliliği... Ama bir yandan çok farklılıkları da var. Mesela Dersim ve Ermeni karşılaştırması yaparsanız, biri çok köklü yazı geleneği olan bir topluluk; diğerininse neredeyse bütün tarihsel hafızası, kültürel üretimi sözlü gelenek üzerine kurulu.


Bu ağıtların soykırım çalışmaları açısından tarihsel bir kıymeti de var mı? Yoksa akademik olarak "belge" sayılmazlar mı?

Dersim ağıtları soykırımın sadece en sahih "belgeleri" değil, aynı zamanda en görkemli anıtlarıdır. Maalesef ispatçılık, ısrarla inkarcılıkla konuşma hali, sizi "güvenilir belgeye" itiyor sürekli. "Güvenilir belge" ne demek? Ya diplomatın ürettiği belge, ya devletin valisinin, askerinin, memurunun, istatistikçisinin ürettiği belge... Bu nafile çabanın birinci kurbanı mağdur grubun kendi hikayeleri oluyor. Paradoksal biçimde, hem etik hem metodolojik gerekçelerle şiddetin karmaşıklığını, korkunçluğunu anlamamızın temeli olması gereken mağdurun dilini bile biz, "uzmanlar", "araştırmacılar", "akademisyenler"  kesiyoruz. Halen Ermeni Soykırımı çalışmalarında "Aha belge buldum, ispat ettim, inkarcılığı bitirdim" çok piyasası olan bir durum; ve maalesef "uzmanlarca" sıkça istismar edilen bir mağdur grup talebi de var bu yönde.

Kime neyi ispat ediyoruz ki? Burada imha ile ilgili bilinmeyen ne var Allah aşkına? Evet, şiddetin, travmanın karmaşıklığını ve etkilerini çok daha fazla konuşmamız gerektiği aşikar. Ama bu örneklerdeki faillik, çok belli bir faillik. Bunu kime ispat ediyorsunuz? Merakımızı ekonomik ve etik kullanmamız gerekiyor. 

Gayet yaygın bir akla göre, özellikle popüler inkarcılık "bilmek" yani ispat eksikliği nedeniyle hayat buluyor; bu hem sorunlu, hem de tehlikeli bir tutum. Sanıyor musunuz ki, siz ispat ederseniz insanlar okuyacaklar, ikna olacaklar ve inkar bitecek! Bu, inkarı hiç anlamamaktır. 40 yıldır inkarcılık deyip inkara dair bir kavrayış geliştirememektir. Çünkü inkarcılık, esasen bilmemek kaynaklı değildir, her şeyden öte politik bir pozisyondur.

Bakın, 90'larda ben de benzer görüşteydim, insanlar bilmiyor diyorduk. İnsanlar bilmeye başladılar ve bu kez "Yaptık, daha da beterini yaparız" demeye başladılar. Hani bilmek, illa ki beraberinde kabullenmeyi, yüzleşmeyi, mağduru güçlendirme isteğini getirmiyor. Tam tersine... Dolayısıyla ispatçılık en iyi ihtimalle çok naifçe inkara sürekli yeni canlar taşıyan bir ping-pong oyunu.


Ağıtlardan yola çıkarak belki soykırım travmasını da konuşabiliriz. Soykırıma uğramış toplumlarda genelde suskunluk ya da başka hallerle açığa çıkan bir travmatik durumla karşılaşıyoruz. En başta meselenin genel tarifini sorayım: Nedir soykırım travması?

Soykırım, aslında bir süreklilik halindedir. Bu travma, çok farklı biçimlerde yaşanır, bu kesin. Ama esas itibarıyla bir kopma anı bu. Vücudunuzun bir parçasının koptuğunu düşünün ama acısının sürekli devam ettiğini. Kolunuz kopmasına rağmen kolunuz varmış ve sürekli kanıyormuş gibi acısını hissettiğinizi.

Bence travmanın mağdurlar açısından en sancılı kısmı, ne olduğuna mana verebilmek... Yakınların kaybı, mekanın kaybı, bunlar da çok büyük meseleler. Ama belki her şeyden öte imhacı travmayı yaşayanlar ve mirasçıları, "Bize niye bu yapıldı?" sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlar; "Neden böyle düşünülemez bir şey başımıza geldi?", "Bizden nasıl oluyor da bu kadar nefret ediyorlar?"


Ama kendisine dönük de bunu sorguluyor galiba. "Biz bunu hak edecek ne yaptık?" gibi...

Evet, aynen öyle. Şunu da söyleyeyim: Bu gibi şiddet anları, kopma anlarıdır. Ve sürekli bir şeyler orada kalıyor. O travma hep bir biçimde devam ediyor. Bazen sessizlik olarak yaşanıyor, bazen politize oluyor, bazen bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor.

Esas itibarıyla bir eksilme, bir kopma ve bu kopmaya mana verme çabası ve mana verememek arasındaki gerilim. O yüzden, kolaycı "yüzleşme", "uzlaşma" çağrılarındaki "Unutun geçsin", "Özür dileyin geçsin", "Öpeyim geçsin" falan çok itibar edilmemesi gereken yaklaşımlar.


Bu travmanın icracı tarafta da etkisi var ama değil mi?

Onu diyecektim. Sanmayın ki, mesela Ermeni Soykırımı'nın faillerinin çocukları payını almıyor. O an, derin bir çiziktir efendim. Herkesin yüzüne bir faça atar. Siz de o façayla yaşarsınız. Ve o faça, gelecek günlerde değişik biçimlerde karşınıza çıkacaktır. Ya mağdur olduğunuz zaman ya da tekrar aynı şekilde veya daha kötü şekilde gaddar olduğunuz zaman. Bir ısrarlı çözüm çabası, mağduru güçlendirme niyeti, fail gruplarda samimi bir suçluluk hissi oluşmadığı sürece felaketin fantom sancıları devam edecektir.


Dersim Soykırımı özelinde o travmanın nasıl etkileri var? Bir yandan mesela soykırıma bakarken Dersimlileri suçlayan bir yaklaşım var. Bazı Dersimliler, Mustafa Kemal'i aklamak istiyor, "Yahu aslında hepsi İnönü'nün suçuydu" diyor. Bunların hepsi de o travmaya dahil mi?

Bir girizgah yapayım. Bu soru, iki yüz yıllık bir soru. Dersim, 19. yüzyılın başına kadar, zaten farklı ve "sıkıntılı, kriminalize edilmiş" bir yer. Millet sistemi içinde belli konuma sahip olacağını düşünebileceğiniz Hıristiyan topluluklardan da daha sıkıntılı, dışlanmış konumda bir topluluk. Ama öte yandan ilan edilmemiş bir otonomisi, bir rutini, bir olağanlaşmış iç işleyişi var. Ve bu rutin de aslında 19. yüzyılın başında büyük bir meydan okumayla karşı karşıya kalıyor. Bunun kaynağı merkezileştirme ve modernleştirmenin aktörleriydi. 

Bu aktörlerin en önde geleni, Osmanlı bürokrasisi. Ayrıca misyonerler var. Daha sonra Ermeni milliyetçi entelektüelleri, din adamları gelecek. Daha sonra devrimciler gelecek, Ermeni devrimcileri özellikle. Bunların aslında hepsi değişik biçimlerde modernleşmenin aktörleri. Ve Dersim, işte bu süreçte birkaç yöreyle beraber farklı bir sosyal-siyasal-kültürel kozmosa dönüşüyor.

Dersim gibi yerler, kendini tarif ve tasnif ettirmemekte ısrar ediyor. Bir başka tabirle, "kendini yönettirmeme sanatını" geliştirip icra ediyorlar. Bu sanatın esası kendisinin bu aktörler tarafından tarif, tahrip edilmesine ve şekillendirilmesine ayak diremek, bunu kabul etmemek. Dersim yalnız da değil bu konuda. Sason ve Torul çok benzerdir, kısmen Zeytun benzerdir. Bunların ortak bir özelliği, coğrafi olarak ulaşılması daha zor olan bölgelerdir. Ama bir tek bu da değil.


Başka ne var?

Dersim'de dayatmacı modernleşmeye karşı duran şöyle bir durum var: Dersim, evet, bir yandan kendini yönettirmiyor ve bunu yapabilmek için kendi içinde de dayandığı bir sistematiği var. Dersim dediğimiz zaman tabii çok parçalı bir şey ama esasen merkezi Dersimce, Zazaca konuşan Kızılbaşlar. Veya raa haqçılar. Bunların çok kurumsal olmayan, yazılı da olmayan bir idare mekanizması var. Dersim içinde; bir adalet mekanizması var, yapılabilirler ve yapılamazlar var, bir problem olduğunda çözme mekanizması var, aşiretler, ocaklar federasyonu gibi bir yönetsel, idari ve hukuki ağ söz konusu. Bunun temel referansı ise bir inanç sistematiği. Kızılbaşlığa referansla şekillenmiş. Ama etnisite bilinci olmadığını da düşünmemelisiniz, o da var, kendisini farklı dil konuşan gruplardan da ayırıyor. Ama esas referansı inanç sistemi olan bir yer.

Bir de uzamsal bir tahayyülü de var Dersimlinin: Kirmancîye. Ama bunu bir coğrafi birim olarak düşünmemek lazım. Bu sosyal birimin, dayanışma ağının, yönetimsel ağın tarifi. Kirmancîye, Mazgirt'in şurasında başlar, Hozat'ın şurasında biter diye bir şey diyemezsiniz. Politik coğrafya değil bu.

Ve sonra... İşte farklı modernleşme aktörleriyle çarpışma, karşılaşma anları başlıyor. Dersim bu haldeyken, "dışarıdan" gelen aktörler bunlar. Devlet, misyonerler, Ermeni milliyetçileri, devrimciler... Hepsi geliyor. Ancak kendini yönettirmeme, "Ben dağıma gider, dağımda saklanırım" demek değil. Tam tersine bu modernleşme aktörleriyle sürekli iletişim, etkileşim halinde Dersim. O yüzden de sürekli onları idare etmek durumunda. Zaten bu nedenle sanat diyorum, bu incelikli bir sanat gerçekten. Onlara zaten arkasını dönmesinin imkanı olmadığının da farkında Dersimliler. Fakat öte yandan da "dağın başında, cahil cühela" diye düşünmeyiniz. Her şeyin farkında. Onların kavramlarını kullanıyor, onlarla konuşmanın değişik yollarını öğreniyor. Ve hatta farklı mutlak bilmelerle donanıp Dersim’i dönüştürme uğruna yola çıkanların Dersim’i anladıklarından çok daha iyi anlıyor Dersimliler bu aktörleri. 

Dersim’e "dışarıdan" bakanlar şunları görüyor: Evet, burada bir sorun var, bir acayiplik var. Bu bir tek Osmanlı'nın, bir tek Kemalistlerin, bir tek misyonerlerin ya da Ermeni devrimcilerin yaptığı bir değerlendirme değil. Dayatmacı, tekçi modernleşmeci anlayışla Dersim'e giden herkesin yaptığı bir şey bu.


Nasıl yani?

Dersim Soykırımı'nın planlayıcı ve uygulayıcıları da "tarihi ve kangrenleşmiş bir hatayı düzelttiklerini" düşüyorlar mesela. Burada ne demek istiyorum? Dışarıdan bakanlara göre Dersim bir özü saklar... Hani "noble savage" diye bir betimleme vardır antropolojide, "asil vahşi". Dışarıdan böyle bir Dersimli algısı yaygındır. Ama bu "arzu" ve "hayranlık" objesi imajının tam zıttına bir teşhisi daha vardır Dersimlinin: O, olması gereken şeyden bir sapmadır ve yok edilmesi pahasına bile olsa ameliyat edilmesi, düzeltilmesi gerekir.

Misyonerler geldiğinde dedikleri şey, "Bunlar Müslümanların baskısı yüzünden kendilerine bir ara yol bulmuş, aslında arkaik Hıristiyanlar ama saklamak zorunda kalıyorlar" olmuştu. Ermeni milliyetçileri ve hatta din adamları geldikleri zaman onların Ermeniliğini ve Hristiyanlığını gizleyen insanlar olduğunu söylüyordu. Tabii bunda Ermenice ile Zazaca arasındaki bazı linguistik benzerlikleri ve kimi Dersim söylencelerini de kullanıyorlar. Kemalistler geldiği zaman onlara "öz Türk" diyor. Aslında "Dağ Türkü" kavramı, ilk Dersim için kullanılmıştır, daha sonradan başka yerler için de kullanılmaya başlanmıştır, ki bu da çok sonradır. Her yoldan çevirdiklerine öyle "Dağ Türkü" demediler, esas Dersimliler için söylediler.

Kemalistler kategorik olarak Kürt diye bir şey olduğunu reddetmediler zaten. Ama Dersimlinin Kürtlüğünü her zaman şüpheli kılmak istemişlerdir. Kemalistlerin söylediğine göre Dersimliler aslında Türk'tür ve Türklükten Kızılbaşlıkları yüzünden uzaklaşmıştır. Onlara göre Kızılbaşlık, Kürtleştirici bir mekanizmadır. 

Velhasılıkelam dışarıdan gelen herkes için Dersim, çok vahşi ve çok güzeldi. Ama bir yandan da sürekli "büyük bir yanlış, bir kötülük, bir ur" idi. Bu yüzden acil müdahaleye ihtiyacı var. Tekrar söylüyorum: Bunu bir tek Kemalistler yapmadı, Dersim'e 19. yüzyıldan sonra dışarıdan modernleşme projesiyle gelen herkes yaptı.

Dersimliye baktığımız zaman ise... Dersimliler de kimi zaman bu grupların kendileriyle kurduğu bu ikili retorik bağı da onlara karşı bir yaşama aracı olarak kullandılar tabii ki. 


Kemalistler dışındakiler bunu nasıl yaptı?

Bakın, çok ilginç bir şey: 1910'larda Ermeni devrimciler de Kemalistlerin programına yakın şeyler öneriyorlardı Dersim'le ilgili. Mesela aşiretlerin kafalarının ezilmesi gerektiği, çapulcu oldukları, halen bunlara nasıl tahammül edildiği... Hatta bir tek Dersim'le ilgili değil, daha genel olarak... Önerdikleri ıslah programlarında, Kürtlerle ilgili ne yapılması konusunda, bayağı Kemalistlerin yaklaşımına yakın şeyler bulursunuz. Farklı kimlikler de olsa benzer modernleşme algısının, dünya görüşünün yansıması çünkü bu politikalar.


Feodal olanı tasfiye etmek mi yani?

Kendilerince öyle. Tabii şöyle bir şey var: Feodal olan ve kendini yönettirmeyen. Burada kendini yönettirmeme, merkez için görünür olmama, sayılır olmama, ölçülür olmama, çok büyük bir sorun olarak değerlendiriliyor. Çünkü bunlar olmadığı zaman siz şekillendirilebilir de olmuyorsunuz. Sizi ölçecek, biçecek, tasnif edecek ki şekle soksun. Dersim'in, Kirmancîye’nin zaten bütün mücadelesi tarif edilmemektir. Kendisinin ne olduğuna ben girmiyorum, uzmanlık alanım değil, ancak her ne idiyse onu kendisi belirlemekte ısrar ediyor.


Aynı dönemde Sovyetler'in yaklaşımı da benzer, değil mi?

Tabii, benzer. Bu benzetmeler yaygınca inkarcı argümanlar için de kullanılıyor. "Ee işte o dünya öyle bir dünyaydı." Fakat o dünya öyleyken herkes gidip böyle soykırımlar yapmadı. Bazıları daha kötüsünü de yapmış olabilir, ayrı bir şey. Ama yapmayabilirlerdi de. Yapmama olanağı varken yaptı. İkinci bir şey de, bu projeye sahip olanın o mağdur gruba karşı güç ilişkilerine bakmak lazım.

Herkesin çılgın düşünceleri olur ama o çılgın düşünceler ne kadar imkan ve güçle buluşuyor, mesele o.

İki dünya savaşı arası öjenik, devletçi aklın, devletçi modernleşmenin formlarıyla karşılaşırsınız. Stalinist versiyonu, Amerikan versiyonu, Hitler versiyonu...


Peki 70 sonrasında gelen devrimciler, nasıl yaklaştı Dersim'e?

70'lere gelmeden önce biraz "devrimcilerle" erken münasebetine bakarsak Dersim’in, Ermeni devrimciler Dersim'den çokça şikayetçidir. Bu da şaşırtıcı değil. Aslında Dersim'in hiçbir kimliği, grubu, dışarıdan gelen, onu "kendi" grubundan sayan modernleşmeciyi memnun etmemiştir. Dersim'deki Kürt de dışarıdaki Kürt’ü de çok memnun edememiştir aslında. Burada ontolojik ve tarihsel bir gerilim var.

Dersim, 38'le beraber direnişin bittiği bir yer değil. Weliyê Uşenê Yimami gibiler, kimi Haydaranlılar, Demenanlılar, bunlar dağlara sığınıyorlar, bir yere gitmiyorlar. Dersim'i tümden zapturapt altına alamıyor devlet. 38'den sonra da zaten II. Dünya Savaşı başlıyor... 50'lere geldiğiniz zaman Dersim, yine en erken kıpırdanan yerlerden. Dr. Sait Kırmızıtoprak'ı unutalım mı mesela?

70'lerden sonra yeni bir durum gelişiyor. Bu sefer, kimi Dersim'in çocukları olan, bazıları olmayan Marksist devrimciler geliyor. Burada yeni bir ilişki çıkıyor ortaya. Bir yandan burası kendini yönettirmek istemeyen bir yer olarak, kendileri de devlete baş kaldırmış devrimcilere tabii ki kucak açıyor; devrimciler içinse bir cennet, her kapıyı çalabiliyorsunuz. Ama öbür yandan bu devrimciler de aslında bir tek-tipçi, devletçi modernleşme projesiyle geliyor. Dersim'in yaşlılarının da bakışında zaten hep "Siz iyisiniz, harikasınız tamam ama..."da kodludur bu gerilim. Onun tarafından tarif edilmeye de bir direnç olduğunu görebilirsiniz, bu çok açık.

Kürt Hareketi'nin girişinde de bence böyle oldu. Kürt Hareketi'nin en erken girdiği, en köklü geçmişinin olduğu yerlerden biri Dersim. Şunu görüyorsunuz: İki tane birbirinden çok uzak bilme, anlama şekli var. Onlar da aslında "Siz çocuklar iyisiniz, hoşsunuz ama..." ile karşılaştı. 


Kürt Hareketi ilk girişindeki modernleşmecilikle sonradan hesaplaştı sanki. Öcalan'ın modernizm ve pozitivizm eleştirileri var mesela...

Aynen, aynen. Aslında ilk girişi itibarıyla Kürt Hareketi de sorunlar yaşadı. Çünkü o da, "Burası böyle olmalı" dedi. 1990’larda zorunlu vergi, zorunlu askerlik, bu gerilimin zirvesi oldu. Ama işte baştan itibaren anlatıyorum ya, bütün direnişi "kendini tarif ettirmeme" olan bir yer burası. Direniyor yani, tarif edilmeye direniyor, zorlamaya direniyor zaten.

Ancak burada altı çizilmesi gereken bir nokta var. Kürt Hareketi, diğerlerinin yapamadığı şöyle bir şey yaptı; biraz da espirilidir ama, uzun bir yolculuktan sonra Bookchin üzerinden aslında Dersimlilerin söylediği yere geldi: Kendini yönettirmemek. Ortadoğu ve Kürdistan’da bu hareketin önerdiği yeni modele bakarsanız devletsiz yönetim geliştirme çabası var, modernite eleştirisi var. Diğer hareketlerse bu tür köklü eleştiriler geliştiremedi. Ekolojik vurguyu da eklemek lazım ki, Kirmancîye’nin dağının, gölünün, ırmağının kutsallık üzerinden kodlandığını hatırlayalım. Bana öyle geliyor ki, çok uzak bir bağlantı üzerinden bile olsa Kürt Hareketi, sonunda Dersim'e gerçekten geldi. Veya tersten söylersek Dersim'i geldi, gördü Kürt Hareketi. Sevdi, sevildi, gerilim kaynağı oldu vs. Nihayetinde Kürt Hareketi, Dersim'in dediğine geldi.



'Dersimliler sınavlarda hep birinci!':

Soykırımın sonuçları üzerinden övgü


38'den sonra süreç devam etti. Bir müddet galiba Dersim'de yaprak kımıldamadı, hiç kimse özgün bir şey söyleyebilir halde değildi. İsyan pozisyonuna dair hatıra oluşturacak bir şey de yapılabilir değildi. Sonra Dersim ne oldu? Aklını belirleyen ne oldu?

Bu soruda da şu yok mu sence? Bir şey yazmamış, çizmemişler diye bunu söylüyorlar. Ama bu insanların içi kaynıyor. İşte ağıtların da birçoğu, soykırımın hemen sonrasında söylenmiş.

Ermeni Soykırımı kötü çalışılmış bir soykırımdır; ama Dersim, çok daha kötü çalışılmış bir soykırım. Mesela uzun süre bir "isyan" kabulü vardı. Hepimizin de kulağına hoş geldi bu Dersim İsyanı. İşte Kürt Hareketi'nin kulağına hoş geldi. Şivan da mesela Dersimyle uyarlağı klamın girişinde diyordu ki, "Dersimê her dem berxwedayê." Yani hep direnen, kendi içerisinde huzurlu, ama dışarıya asi romantik bir Kürt yurdu olarak Dersim! Bu imaj uzun süre oldukça yaygıdı.

Burada bir isyan yok. Tunceli Kanunu konuşulurken Şükrü Kaya zaten doğrudan söylüyor. Mealen "Aslında Dersim'de olağanüstü bir durum yok. Tahammül edilebilir bir durumdu önceden ama biz tahammül etmiyoruz" diyor. Bir ayaklanma oldu da ona karşı bir program uygulandı argümanı burada işlemez.


Ağıtlar nasıl anlatıyor bunu?

Şunu çok açık görüyoruz: Dersimli, karşı karşıya kaldığı kötülüğü çok iyi tarif ediyor. Gerçekten karşımızda bir Hannah Arendt duruyor sanki. Şiddet anını ve kötülüğü de size öyle anlatıyor ki... "Türk kötüdür, biz iyiyiz" basitliğinde değil, "Allah'ın dünyası zaten kötü" diyor. Bu kötülük içerisinde mana kazanan bir kötülük, "kafir" düşmanın kötülüğü. O kötülük sıradan, bayağı bir kötülük değil, köklü ve sofistike bir kötülük; öyle ki Dersimliler arasında da uzantısını yaratabilmiş. Ve soykırımın, imhacı şiddetin nasıl bir kader anı, kopuş anı olduğunu inanılmaz çarpıcılıkta anlatıyor ağıtlar. Bunları yaparken de failliği ve sorumluluğu çok net bir biçimde yerli yerine koyuyor.

Ermeni Soykırımı'nda mesela halen sorumluluğu konuşamıyoruz. Dersim'de de öyle. Biz aslında soykırım çalışmalarında işi önce sanki "failliği", karar mekanizmasını, anlaşılması neredeyse imkansız "anlar" olarak tahayyül edip çok zorlaştırıyoruz, sonra da karikatür anlatılarla "süreçleri" basitleştiriyoruz. Böyle bir halde eğer biri sorumluluk tarif etmeye kalkarsa da, "Aman efendim, siz soykırımcıların, inkarcıların ekmeğine yağ sürüyorsunuz." Oysa Dersim ağıtlarına bakarsanız, şairler çoğu kez aşiretlere, ileri gelenlere konuşur, onların sorumluluklarının altını çizer: Siz nasıl oldu da gittiniz onların yanına? Nasıl atıl kaldınız? 

Derê Laçî Ağıtı’nda mesela, Demenanlara, Haydaranlara sırtını dönenlere, devlet yanında saf tutanlara, "Sizin de göçünüz Ermeni göçü gibi olacak" diyor. Bir yandan bir sorumluluk tarif ediyor, bir yandan tarihsel hafızaya gönderme var.

Başka bir versiyonunda diyor ki, "Bu savaş aşiretlerin savaşı değil, bu savaş Kırmançlarla zalim Türklerin savaşıdır." Ve ondan sonra da bakın çok önemli bir nokta: Mağduriyeti reddediyor. Mağduriyeti teslim olanlara atfediyor. "Vay aşiretler, siz ki onlarla birlikte hareket ediyorsunuz, sonunuz Ermeniler gibi olacak" diyor. Dahası bu ağıtlar bizi alışıldık ve basit kahraman-hain, masum-suçlu, mağdur-fail ikiliklerinin ötesinde düşünmeye davet ediyor. 

Birçok ağıtta en öne çıkan şey yiğitlik, kararlılık. Dersim'deki savunma, karşı koyuş. Bütün ağıtlar onu öne çıkarmaya çalışıyor. Tabii ki teslim olan da, savunan da imhayla karşı karşıya kalıyor. Onlar da bunu biliyor aslında. Ama orada Dersim savunucularına, Demenanlılara, Haydaranlılara verdiği konumsa İmam Hüseyin yolunda Kerbela'da şehitlik. Yani kendini hiçbir zaman mağdur kabul etmek istemiyor. 

Başka ağıtlara bakarsanız, mesela Çuxur ağıdı, bu ağıdın kahramanlarının, yani Çuxur ağalarının, çok karmaşık mağduriyetini görüyorsunuz; bir yandan kendileri fail olmuş, zulüm etmiş, işbirliği yapmış, ama sonunda kendileri korkunç bir mezalimle karşı karşıya kalırlar. Ha keza Fındıq Ağa ağıdı, o dönem Dersimlilerin Kirmancîye’yi savunmak için nasıl derin dilemalarla karşı karşıya kaldıklarını gösteriyor. Birçok Dersim ileri geleni yıldığı, gözü korktuğu için ‘teslim’ olmuyor, tam tersine bu da direnişin, Dersim’i kurtarmanın bir yöntemi olarak denenen oldukça fedakarca bir tavır aslında; buna bir başka örnek Demenanların lideri Civê Khêj teslim olur ama oğlu Wuşen Ağa Laç Deresi karşı koyuşunun en önündedir.

Dersim ağıtları bir tür ispatçılık aklının en köklü eleştirisini de yapıyor; isyan olmadığını ispat etme çabasının. Bu nedir? Aslında ağıtlarda sürekli bir pişmanlık konusu var. Nasıl bir pişmanlık? Biz Kirmancîye'yi nasıl savunamadık? Savunamadık ve bizim atla gitmediğimiz kutsal yerlerimizi, ziyaretlerimizi askerlerinin postalları altına aldılar. Ziyaretlerimiz bize küstü. Bunu nasıl yapabildik? İnandık da silahımızı nasıl teslim ettik? Bunu diyen insanla ilgili sürekli "Zinhar isyan etmediler" denilir mi? Yahu Dersimli bunun pişmanlığını yaşıyor!


Bu bir çeşit "aklanma", kendini "suçsuz" gösterme çabası olarak ortaya çıkıyor, değil mi?

Yakın dönemde Dersim üzerine ve hatta birçoğu Dersimli olan kişiler tarafından yeni bir kurgu gelişiyor. Bu kurguya göre Dersim '38 Kemalizm'in bir hatasıdır. Yine bu kurguda adı konmadan soykırımın sonuçları hiçbir eleştirel tarihsel değerlendirmeye tabii tutulmadan kutlanılır. Örneğin, bakınız işte Dersimliler laik insanlardır. Örneğin bakın, AKP'yi de sevmeyen, "aydın" insanlardır. Eğitimli insanlardır. Çok okuyan, çok zeki, yüzü Batı'ya dönük insanlardır. Bu yaklaşımı biraz zorlarsanız varacağınız yer, Dersimlilerin içsel ve hatta kalıtsal üstün yetenekler, huylar ve dünya görüşleri olduğuna inanmaktır. Daha da fenası, bu tür övünmelerin soykırımı temize çıkartıcı bir tarafı olduğunu da eklemek gerekecek. Biraz bu konu üzerinde durmak istiyorum.

Dersim'in tırnak içindeki "laikleşmesi", inanç sisteminin soykırım siyasetine maruz kalmasının sonucuydu. Dersimlilerin inançları imha "operasyonlarının" hedeflerinin tam merkezindeydi. Bu siyaset, değişik biçimlerde Cumhuriyet tarihinde hep devam etti. Dolayısıyla soykırım süreci, Dersimlilerin kendi inançlarını sürdürebilmelerinin ve o inanç etrafında "dindar" olabilmelerinin şartlarını da büyük ölçüde zedeledi. İlk başta buradan başlayalım. 

İki, Dersim'e eğitim, gönüllülükle girmedi. Tabii ki Dersimli eğitim almak istiyordu ama Dersim'e eğitim kafasına silah dayanarak getirildi. Dersimlilerin bugün ardı ardına manşet olan sınav birincilikleri, bir yandan da soykırımın bir ürünüdür. Devlet içerisinde Dersimlilere eğitim verip vermemek bir tartışma konusuydu. Ancak nihayetinde soykırımcılar eğitimi Dersimlilik ocağının söndürülmesinin araçlarından biri olarak, belki başka hiçbir bölgede olmadık hummalı bir ısrarla, etkin bir biçimde kullandılar. Sonuçta başarılı oldular mı, kısmen evet. Kısmen de geri tepti bu proje; Dersimliliğini, dilini, inancını bırakma pahasına "vatandaşlık" eğitimiyle "ödüllendirilenlerin" bir kısmı, bu eğitimin verdiği olanakları dayatılan vatandaşlık anlayışının eleştirisi veya rakip projeler geliştirmek için de kullandı. Ama en nihayetinde eğitim, soykırımın ve kolonyalizmin araçlarından biriydi. Ve Dersim’in Tuncelileşmesinde, Dersim dillerinin kırımında büyük rol oynamıştır. 

Not etmek gerekir ki Dersim Zazacası, hayatın her alanında kullanılmak marifetinden uzaklaşmış ve hatta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir. Buradan çıkacağımız yer, eğitimin kökünden reddi değildir; sekülerliğin lanetlenmesi de. Soykırım süreci siyasetinin uzantılarını konuştuğumuzu unutmamak gerekir. 

Ayrıca Dersim, Kemalist rejim için asla bir istisna değildir; Kemalist tek parti iktidarının bütün özlemlerini, arzularını, "başarılarını", kudretini hem ifşa ettiği hem test ettiği bir yerdir Dersim. Zaten Kemalistler sonradan da hiçbir zaman pişman olmadılar bundan. Örneğin Sabiha Gökçen çok keyifle anlatıyor, "Yine yaparım" diyor. 1920’ler, 1930’lar kurucu rejiminin fikirlerine bağlı kalan Kemalistler için Dersim'in "vurulması" hiçbir zaman hata değildi. Dolayısıyla hele laiklik falan üzerinden bakmak, akla zarar bir şey. İnanç sistemi üzerinden saldırıya uğramış bir topluluğu siz, soykırımın sonuçları üzerinden övüyorsunuz.  

Dersimliler okula gitmesin de demiyorum tabii, daha çok okusunlar, daha çok eleştirel olsunlar. Ama Dersim'de soykırımın sonuçlarını alıp onları övmek için değerlendirmek, metodolojik olarak teknik faul, siyaset ve etik olarak ise -fazla tarif etmeyeyim- soykırımı meşrulaştıcı bir pozisyon. Evet, belki inkarcı denemez bunlara ama açıkça bir temize çekme hali var. 


Son olarak Metin-Kemal Kahraman ve Maviş Güneşer Dersim Ağıtları üzerine harika bir albüm hazırlıyorlar. Umarım yakında çıkacak; bu ağıtlar sadece ’38 değil çok daha öncesinden Kore Savaşına kadar farklı olaylar bağlamında söylenmiş ağıtlar. Bu konularla ilgilenlere harika bir kaynak olacağını düşünüyorum.





Kimdir?



Dr. Yektan Türkyılmaz, doktora tezini Ermeni Soykırımı üzerine yazdı. Ardından "Osmanlı ve Cumhuriyet Döneminde Şiddet ve Travma" üzerine çalıştı. ABD'nin Duke ve Türkiye'nin Sabancı ile Bilgi üniversitelerinde toplu şiddet, soykırım ve Türkiye tarihi üzerine dersler verdi. Şu sıralarda ise Kıbrıs Üniversitesi'nde (University of Cyprus) öğretim üyesi. Türkyılmaz, özellikle soykırım olmak üzere farklı konularda Yeni Özgür Politika, Evrensel, Bianet, Kopuntu gibi çeşitli yayın organlarına dönem dönem yazılar yazıyor.


(1) Türkiye rayından çıkmış hızlı tren gibi; Yeni Özgür Politika; 9 Aralık 2016

(2) Asmên ra roz vıneto: Yimami'nin ağıtları soykırım incelemelerine neleri hatırlatıyor?; Yektan Türkyılmaz; Bianet; 6 Mayıs 2017



877

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA