Sayın Merkel, bizi diktatöre kurban diye sunuyorsunuz!

Almanya'nın Türkiye'yle yaptığı anlaşmalara kurban edildiğimizi düşünüyorum. Mahkemede "Sayın Merkel adeta Tanrı sunağına kurban sunar gibi biz Kürtleri Türk diktatörlüğünün sunağına sunmaktadır" dedim. Dememle kaldım.

12 Haziran 2017 Pazartesi | Dizi

ALMANYA’DAKİ KÜRT TUTSAK KENAN BAŞTU, MEKTUPLA SORULARIMIZI YANITLADI.


DÎLAN KARACADAĞ / HABER MERKEZİ


Almanya’da “PKK üyesi” olduğu iddiasıyla 10 Kürt siyasetçi, Ceza Kanunu’nun 129b maddesine dayandırılarak tutsak edildi. Muhlis Kaya ve Zeki Eroğlu’nun duruşması devam ederken 16 Şubat’tan bu yana tutuklu bulunan siyasetçi Hıdır Yıldırım’ın duruşmalarına henüz başlanmadı. 

Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından 22 Kasım 1993’te getirilen PKK yasağı, Kürtleri kriminalize etmeyi amaçlıyor ve giderek sıkılaştırılıyor. Almanya’da izinli bir eylemde demokratik bir gösteri için çalışma yürüten, HDP için seçim çalışmaları yapan, şehit anmasına katılan, festival biletleri satan, etkinliklerde döner standı açan biri dahi “PKK adına” faaliyet gösterdiği gerekçesiyle yargılanabiliyor. Söz konusu maddeye göre “yabancı bir ülkedeki terör örgütüne üye olduğu” iddiasıyla dava açılabiliyor. 

25 Ekim 2015’ten bu yana 129b maddesi uyarınca rehin alınan Kürt siyasetçi Kenan Baştu (44) ile mektup aracılığıyla görüştük. 


“Anti-terör” yasasının 129. maddesinden tutuklu bulunuyorsunuz. Öncellikle bu tutuklanmayı ele almak istiyoruz. Neden ve nasıl tutuklandınız?

Ben bu soruyu bize yönelik gözaltı ve tutuklamaların toplumsal yönüne vurgu yaparak cevaplamak istiyorum. Başta şunu belirtmeliyim ki, gözaltına alınıp tutuklandığım andan itibaren büyük bir hukuksuzluğa maruz kaldım, kaldık. Bu hukuksuzluk mahkeme süreci boyunca devam etti. 

Ben yasalar çerçevesinde kurulmuş kurumlarda, ait olduğum toplumun demokratik, sosyal haklarının geliştirilmesi için çalışmalar yapıyordum. Hepsi yasalara uygun ve kurumların tüzüklerine göre yürütülmekteydi. Fakat buna rağmen sudan sabundan gerekçelerle tutuklandım. 

“Sudan sabundan” tamlamasını öyle laf olsun diye kurmuyorum, yaşadığımız hukuksuzluğu tarife uygun bir söz olarak düşündüğüm için kuruyorum. Örneğin HDP için seçim çalışması yapmak, gazeteye seçimler hakkında açıklamalar yapmak, sosyal, kültürel faaliyetleri değerlendirme toplantıları yapmak, Toplum Merkezi çalışanları ve üyeleriyle eğitsel çalışmalar yapmak, izinli eylem ve etkinliklere kitle katılımını sağlamak, kola-döner satmak, ucuz otobüs ayarlamak için otobüs firmalarıyla pazarlık yapmak... Bunlar, suçlandığımız ve tutuklanmamıza gerekçe edilen faaliyetlerdir. 

Maruz kaldığımız baskı, bireysel algılanmamalıdır. Öyle görülüyor ki hukukun eşit uygulanması konusunda Kürtler, dünyanın en şanssız halkı. Başka toplumlara hak olan kurum oluşturmak ve bu kurumlar üzerinden sosyal, toplumsal örgütlülük geliştirmek, kültürünü savunup yaşatmak, Kürtler söz konusu olduğunda ne yazık ki Almanya’da pek mümkün görünmüyor... 


Türk devletinin Kürdistan’daki saldırıları mahkemelerinize ne kadar etki ediyor? 

Tam da şehirlerin yakıldığı dönemde biz yargılanıyorduk. Mahkemelerde Kürt halkının maruz kaldığı katliamları dile getirip BM’ye bağlı tüm devletlerin kabul ettiği hukuk çerçevesinde Türk devletine karşı tutum alınmasını gerektiğini söyledik. Mahkemelerin bunun duruşmaların konusu olmadığını söyleyerek katliam ve saldırılara seyirci kalmayı yeğlediğini de gördük. Oysa tutuklanmamıza neden olan sorun, tam da buydu. Kürt halkının maruz kaldığı baskı ve saldırılara karşı demokratik tepkiyi örgütlemeye çalıştığımız, Türk devletinin katliamlarını Avrupa kamuoyuna çeşitli demokratik eylem ve etkinliklerle anlatmaya çalıştığımız için tutuklanmıştık. 

Bizim söylediklerimiz, aslında birer suç duyurusu niteliğindeydi. Fakat bu suç duyurusunu biz Kürtler yaptığımız için duymazlıktan gelindi. Ama öte yandan aynı mahkemenin Türk derin devletinin Kürtlere saldırmak için Ceylanpınar’da öldürtülen iki polisi Kürt Hareketi’ni suçlamak için sonuna kadar kullandığını da gördük. Çıkarları bunu gerektiriyordu. Ekonomik çıkarlar söz konusu olduğunda ne yazık ki hukuktaki eşitlik ilkesi unutuluyor.

Almanya’nın Türkiye’yle yaptığı anlaşmalara kurban edildiğimizi düşünüyorum. Hatırlarsanız, bize yönelik tutuklamalar tam da mülteci anlaşmaların yapıldığı döneme denk geldi veya getirildi. Almanya Şansölyesi Angela Merkel, o dönemlerde neredeyse ayda bir Türkiye’ye gidiyordu. Ben bu durumu mahkemede dile getirdim. “Sayın Merkel adeta Tanrı sunağına kurban sunar gibi biz Kürtleri Türk diktatörlüğünün sunağına sunmaktadır” dedim. Dememle kaldım. Zira ne Almanlar biz Kürt siyasetçilerini kurban sunmaktan vazgeçti, ne de Türk devleti sunulandan memnun oldu. 

Görüyorsunuz işte... Önceki soruda maruz kaldığım uygulamaları anlatmamı istemiştiniz. Ama aslında sorun sınırların ötesinde bir toplumsal meseledir. Toplumun maruz bırakıldığı adaletsizlik ve hukuksuzluktur. Topluma dayatılan bu adaletsizlik görülmeden bireylerin maruz kaldığı baskı ve antidemokratik uygulamalar son bulmaz. Demem o ki, maruz kaldığım uygulama toplumsaldır. Ben veya biz şahsında Kürt toplumu baskıya maruz bırakılmak isteniyor. Toplum iradesizleştirilip örgütsüzleştirilmek isteniyor. 

İşte bu amaçla Tıpkı Türk militer güçleri gibi sabaha doğru 5’te, Almanya’da, Kürtlerin evlerinin kapıları kırılıp gözaltına alınıyorlar. Baskının ve hukuksuzluğun hedefi yalnızca ben, bizler olsaydık, istedikleri yerde gözaltına alıp tutuklayabilirlerdi. Zaten her gün takip ediyorlardı. Gözaltına alma biçimlerini değerlendirdiğimde görüyorum ki, baskılamak istedikleri Kürt halkının demokratik değerleri sahiplenme istemidir; kimliğine sahip çıkma, yaşatma çabasıdır. Bunu bilince çıkarmak lazım.

Bizim üzerimizden topluma yansıtılmaya çalışılan bu baskı, cezaevinde tutulmaktan daha ağır. Cezaevinde maruz kaldıklarımız, sayılı günlerle sınırlıdır ve talidir. Fakat geçmeyecek olan, demokratik ve toplumsal değerler hiçe sayılarak, hukuk işlevsizleştirilerek verilen cezaların vicdanlarda ve hafızalarda açtığı yaradır, güvensizliktir. Adalete güvensizliktir. 


Cezaevinde baskı görüyor musunuz?

Sorulduğu için söylüyorum: Cezaevi adı üzerinde zaten bir baskılama yeridir. Bunun dışında öyle gözle görülen bir baskı yok burada. İlk tutuklandığımda 15 gün izolasyonda kaldım. Avukatım aracılığıyla bu duruma itiraz ettim. İtirazım kabul edildi, tutukluların bulunduğu bölüme geçirildim. Yine dil bilmemek de önemli bir baskı. 

Dediğim gibi, asıl baskı cezaevi koşullarından kaynaklanmıyor. Bize dayatılan hukuksuzluktan kaynaklanıyor.


Avukatlarla görüşmede ya da görüş günlerinde sorun yaşıyor musunuz?

Cezaevine getirildiğim ilk haftadan başlayarak avukatlarım ziyarete geldi. Avukatlarla görüşme konusunda bir sıkıntı yaşanmadı. Normal aile ve arkadaş görüşmelerim ancak 9 aydan sonra başladı, cam bölmede. İlk 12 ay görüşçülerle birlikte iki polis de görüşe giriyordu. Mahkeme sonuçlandıktan sonra normal -yani polissiz ve camsız- görüş yapıyorum. Bugüne kadar herhangi bir sorun yaşamadım.


Tutuklanmanıza neden olan “antiterör” yasasının hukuki bir boyutu var mı sizce?

Bilmiyorum. PKK’nin hangi gerekçelerle yasaklandığı da çok açık değil. Bildiğim kadarıyla yasaklamayı kararlaştıran dönemin hükümeti, gerekçeyi “ekonomik ve ticari ilişkilerinin tehlike girebileceğine” dayandırmış ve ticari partnerleriyle iyi ilişkilerini sürdürebilmenin yolu olarak görmüştür. (Bugünün hükümeti gerekçeyi kendine göre yorumlasa da durum bu.)

Türk erki, Alman devletinin bu yaklaşımını kendisi için politik bir avantaja dönüştürmeyi hedeflemiştir. Bu hedef doğrultusunda Almanya’da yaşayan ve ülkelerindeki gelişmelere de duyarlı olan Kürtleri bu yasa dayandırarak kriminalize etme çabası içine girmiştir. Yasal, demokratik kurum ve kuruluşları bu yasak kapsamında aldırmaya çalışmıştır. Bundan da bir başarı elde etmiştir.

İşte bu son dönem 4 bin 500 kişilik liste haberleri, aslında buzdağının artık saklama gereği duymadıkları yüzüdür. Diyebilirim ki Almanya, bu yasak kararı ile kendi siyasetini, Kürtler söz konusu olduğunda adeta Türklere ipotek ettirmiştir. Bence bu ipotekli siyasetten kaynaklı Kürtlerin bütün demokratik eylem ve etkinlikleri illegal eylem ve etkinlikler olarak görülmekte, yasal kurumlarda rol ve görev üstlenen bireyler politik ve ekonomik gelişmelerin seyrine göre derdest edilip tutuklanmaktadır. Türk devletine göre hak arama iradesini gösteren ve kendi doğal demokratik haklarına sahip olmak için örgütlenen her duyarlı ve bilinçli Kürt, kesin PKK’lidir. Türk devletinin bu yaklaşımı, Alman siyasetçilerine de sirayet etmiştir. Onlar da Almanya’daki Kürt kurum ve kuruluşlarının tüm faaliyetlerine bu gözle yaklaşmaktadır. 

Demem o ki, bu yasak kapsamının dışına çıkmak imkansızdır. Kürtler toplum olarak hiçbir hak talebinde bulunamazlar. Bu, en demokratik talep olsa dahi kabul edilemez. Böylesine ucu açık ve her yöne çekilebilecek bir yasak yani. 

Tutuklanan insanlara bakalım... Bunların tümü Türk devletinin baskısına maruz kalmış, bir bölümü hapis yatmış insanlar. Tüm baskı, şiddet ve cezalandırmalara rağmen kendi demokratik ve özgürlükçü duraklarından taviz vermemişler. Bunlar, yasal demokratik siyasete inanan ve bu alanda mücadelede ısrar eden insanlar. Bir kısmı Türkiye’de hem de zorunlu olarak Avrupa’ya çıktıktan sonra buradaki demokratik kurumlarda çalışma yürütmektedir. Bu insanları derdest edip hapsetmek kime hizmet edecek, bir gün neye yarayacak? Gerçekten benim de merak ettiğim bir konu. 

Örneğin bana yönelik hazırlanan iddianameyi ele alalım. Yapılan demokratik eylem ve etkinlikler, 13 başlık altında bir sıralamaya tabi tutulmuş ve paragraflandırılmış. Her paragrafın başında “PKK kadrosu” olabileceğim ihtimaline ulaşmış iddia makamı... 

“Böyle bir şey olur mu? Buradan illegalite çıkarılır mı?” diye sormayın. Çıkarmışlar! Şimdi sorma hakkımız yok mu? Herhangi bir kuruluş çalışmalarını nasıl planlayıp yürütür? Bunların tamamında ortak bir koordinasyon var. Devletlerin ve illegal yapılanmaların çalışmaları buna benzer olduğu gibi sivil toplum örgütlerinin çalışmaları da benzerdir. Bu benzerlikten dolayı sivil demokratik kurumların etkinliklerini ve çalışanlarını illegalize etmek, doğru bir yaklaşım olabilir mi? Böyle bir mantık yürütme, yukarıdaki yasak sınırlarına kendisini hapsetmişse olur. 

Evet, benim faaliyeti içinde yer aldığım kurumlar, sivil, demokratik, toplumsal çalışmalar yapan kurumlardır. Bu çalışmalar kültürel, sanatsal, toplumsal çalışmaların yanı sıra demokratik talepleri de içerir. Yani sosyal-siyasal hak mücadelesini de hedefler. İnsanlığa, ekolojiye, kadına, işçi ve emekçiye yönelik gerçekleşebilecek bütün saldırılara tavır alır ve demokratik tepkiyi örgütlemeyi hedefler. Bu faaliyetler demokrasiyi benimsemiş toplumların olmazsa olmazıdır. Yani demokrasiyi güçlendiren, özgürlükleri kollayan, toplumsal eşitliği yaşamsallaştırmayı amaç edinen ve halklar arası barışı dillendirip bunun için eyleyiş içinde olan sivil toplum kurumları. Bu tür kurumların çalışmalarını illegalize etmek, demokrasiyi aslında ilga etmektir. Bu çok açık. 

Peki ne için? Birkaç ihale ve sermayenin güvenliği için. 

Türk egemenlerinin demokrasiyi geliştirme ve koruma gibi bir sorunu yok. Onlar, demokrasiyi asıl hedefe varmak için binilecek trenin bir vagonu olarak görüyor. Ya Almanya, Alman yöneticiler nasıl görüyor, açıkcası merak ediyorum. 

Tüm yaşam ekonomi değil, çıkar ilişkisi değil. Demokrasi lazım, hem de çok lazım. Ve bu çok lazım olan demokrasiyi bugün Ortadoğu’da Kürtler, ağır bedeller ödeyerek kurmaya çalışıyor. Demokrasi isteyen insanların Kürtleri engellemesi değil desteklemesi gerekiyor. 

Bu yargılamaları nasıl değerlendirdiğimi mi sormuştunuz? Yargılamalar siyasidir. Maalesef Alman yöneticiler, Kürtlerin bütün kolektif çalışmalarına Türk erkinin refleksleriyle yaklaşmaktadır. Ve yargıyı da bu doğrultuda harekete geçiriyorlar. 

Bu yargılamalar sonucunda bizlere verilen mahkumiyetin demokratik değerleri benimsemiş toplumların vicdanını yaraladığına inanıyorum. Umarım bu anlamsız ve sürdüreni çürüten Kürt karşıtlığı tutumu yakın bir zamanda sonlanır ve sol duyulu demokratik akıl üstün gelir. 


Çıkınca ne yapmak istersiniz?

Benim için demokrasi bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimini geliştirmeyi arzuluyorum.



Cezaevi yönetiminin favori kanalı: A Haber!

Aslında çok fazla yapacak bir şey yok burada. Sabahları saat 8 ile 9 arası 1 saatlik havalandırma hakkı var. Her sabah yürüyorum. 9:30-10:00 arası kahvaltımı yapıyorum. Bu arada Erdoğan’ın propaganda kanalı A Haber’den Türkiye’deki gelişmeleri takip etmeye çalışıyorum. (Cezaevi yönetiminin vazgeçmediği bir kanaldır, A Haber.)

11:30’da hücre kapıları açılıyor. Koridora çıkıyorum. Bu arada gazeteler Yeni Özgür Politika ve Hürriyet geliyor, onları okuyorum. Kitap ne yazık ki alamadım. Buradaki kütüphanede birkaç roman vardı, bir de Fethullah Gülen’in “Sonsuz Nurla” kitabını okudum. :) Bir de spor yapıyorum... Böyle geçiriyorum günümü. 



Kenan Baştu için 129. madde: Böylesine allame!


Birkaç ay önce “Tutsaklarla Dayanışma Komitesi” bültenleri için kendisinden 129. maddeye ilişkin fikrini yazıp göndermesinin istediği bilgisini veren Baştu, bunu gazetemizle de paylaştı: 

“Ben hukukçu değilim, dolayısıyla bu 129. maddeyi yorumlayamam da. Hukuki olmaz. Hoş, bu maddenin biz devrimci ve sosyalistlere karşı kullanım şekline bakarsak eğer, maddenin kendisinin zaten hukuki dayanaklardan yoksun olduğu görülecektir. (...)

Yani neden-sonuç bağlamında baktığımızda karşımıza çıkan durum, tam bir burjuva ikiyüzlülüğüdür... Hukukla 129. madde arasındaki mesafe, olay-ufkunda belirlenen ışıkla kara delik arasındaki mesafe kadardır, diyebiliriz. (...) Velhasıl, böylesine allame bir maddedir bu 129.


Mektup tutsağın penceresidir

Bir-iki mektup dışında mektup almadım ama çeşitli dayanışma komitelerinin oluşturduğu gruplardan arada bir dayanışma kartları alıyorum. Mektup yazan veya dayanışmada bulunan arkadaşlara teşekkürlerimi iletiyorum. Bilinir: Mektup dört duvar içinde sıkıştırılmış ve dar bir alana hapsedilmiş hayata geniş yaşamdan bir pencere açmaktadır. Bu pencere cezaevinde mutlak tekrara dayalı monoton yaşamı renklendiriyor. Farklı bir ses ve ton sağlıyor. Mümkün olduğu kadar bunu sağlamaya gayret etmek lazım. Mektup almasam da insanların hapishaneler konusunda duyarlı olduğunu biliyorum.



Kenan Baştu’nun cezaevi adresi: 

JVA Celle

Trift 14

29221 Celle


2890

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA