Sete bomba sesleri geliyordu

Çoğu zaman bomba sesleri sete geliyordu. Tabii şehir dışından gelen oyuncular vardı. O dönem İstanbul'dan gelen arkadaşlar, "Siz gerçekten bu koşullar altında film mi çekiyorsunuz" dedi. İnanmıyorlardı. Bu filmde oynamak biraz ateşten gömlek giymek gibi bir şeydi.

03 Haziran 2017 Cumartesi | Dizi

M. ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG 


Diyarbakır Zindanı’ndaki vahşete karşı direnişi konu alan ’14 Temmuz’ filminin çekimleri, 2016’da Amed’in Sur ilçesinde gerçekleşmiş. Sur bombalanırken, şehir yıkılırken, bombalanan mekanlara 7-8 kilometre uzaklıkta gerçekleşmiş çekimler. “Bu filmde oynamak biraz da ateşten gömlek giymek gibi bir şeydi” diyor, filmin yönetmeni Haşim Aydemir. 

Diyarbakır Zindanı’nı anlatmanın vicdani bir sorumluluk olduğunu belirten Aydemir için Dörtlerin Gecesi ve Diyarbakır Zindanları esin kaynağı olmuş. O dönemi yaşayan yüze yakın tanığının da aralarında olduğu yüzlerce kişiyle görüşülmüş. Filmde oynayanların çoğunun ailelerinden mutlaka birileri zindanda ya da daha önce yatmış. 

Yönetmen Haşim Aydemir’in de zindanlarla tanışıklığı eski. Ağabeyi 19 yıldır rehin, babası ise devlet güçleri tarafından katledilmiş. “İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın dediği gibi derdimiz var ki sinema yapıyoruz” diyen Aydemir, filmleriyle tarihe tanıklık etmeye devam edeceğini de belirtiyor.

8’inci Hamburg Film Günleri kapsamında ilk kez seyircisiyle buluşan 14 Temmuz’un galasında görüştüğümüz Aydemir ile filmi ve perde arkasına ilişkin konuştuk. 


14 Temmuz filminin çıkışı nasıl oldu? Neden özellikle Diyarbakır Zindanı’nı konu aldınız?

Biz bu halkın evladıyız, alanımız da sinema. Dolayısıyla bir sinemacı olarak kendimizi yaşadığımız toplumdan kopuk ele alamayız. Toplumun yaşadıklarından kendimizi bağımsız kılamayız. Dolayısıyla yaşananlar bize sinemacı olarak “ne yapabiliriz”, “ne anlatabiliriz”, “bize düşen nelerdir” diye düşündürdü. 

En başta önemli olan şey, kendi toplumuna, halkın gerçekliğine uygun filmler yapabilmektir. Kürdistan’da sinemasal öğenin olduğu birçok destandan tutalım yakın zamana kadar yaşanan bir gerçeklik, bir özgürlük hareketinin çıkışı var. Kürt halkı büyük bir savaşın içinde. Bunu nasıl sinemaya taşıyabiliriz, diye düşündük. Nasıl bir ressam, bir müzisyen, bir yazar kendi penceresinden yaklaşıyorsa biz de sinemacılar olarak bunu anlatma gereği duyduk. 

Yakın tarihimizde 14 Temmuz Ölüm Orucu Direnişi’nin önemli bir yeri var. Zindan direnişini anlatan “Dörtlerin Gecesi”, birçok Kürt’ün okuduğu ilk on kitap arasında yer alır. Ben de gençlik yıllarımda okudum ve tabii sarsıldım, bu yaşanmışlıklar karşısında. O kitap aynı zamanda bir hafızaydı. Biz de bunları sinemasal alanda kurgulayıp hafıza oluşturmaya çalıştık. 

Sinemayla uğraşırken ilk başta direkt “Şu filmi yaparız” diye düşünmezsiniz. Biz de belli bir süre okuduk, inceledik, araştırdık ve “Amed Zindanı’nın neden bir filmi yapılmasın” dedik. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir vahşet yaşandı burada. Örneğin Almanya hiçbir zaman Yahudilerin varlığını, kimliğini, kültürünü reddetmedi. Kürtlerinse varlıkları ve dilleri yasaklandı, işkenceyle ölüme itildiler. Daha beterini de yaşattılar, varlığını kabul etmedikleri Kürt’e “Türk’sün” diyerek akla hayale sığmayacak, insanın tüylerini diken diken edecek işkenceler yaptılar. 

Biz de hasbel kader sanatın ve filmin gücüyle bu yaşananları anlatmayı vicdani bir sorumluluk olarak gördük. Bir halkın özgürlüğü için mücadele eden bir avuç direnişçinin başlattığı ve bugün milyonlara ulaşan bir direniş çizgisi var. Bunu anlatmaya çalıştık. 


Senaryo nasıl hazırlandı? Bu süreçte Amed Zindanı’nı yaşayan tanıklarla görüştünüz mü?

Sinema çalışması yapan Kürtler olarak bir kolektif yapımız var. Filmi yapmak için aslında uzun zamandır tartışmalar vardı. Amed zindanı, tüm yakıcılığı ile kendini gösteriyordu. Senarist arkadaşlarla bir araya gelip nasıl anlatabiliriz diye tartıştık. Arkadaşlar yazmaya başladı. Biz de kısmi olarak katıldık arkadaşlara. 

Muzaffer Ayata’nın “Diyarbakır Zindanları” kitabını merkeze aldık. Bu kitap, bize yol gösteren değerli bir çalışma oldu. Onun dışında “Dörtlerin Gecesi”, Sakine Cansız arkadaşın “Hep Kavgaydı Yaşamım” ve daha birçok kitap ile Özgür Halk dergisinin eski yayınlarını okuduk. Yine İrfan Babaoğlu’nun “5 No’lu Cezaevi - Auschwitz’den Diyarbakır”a kitabı incelendi ve bu doğrultuda senaryo yazılmaya başlandı.

Aslında senaryo süreci biraz uzun oldu. O dönemin yaşayan tanıkları olarak yüze yakın insanla bir araya gelindi ama en çok İrfan Babaoğlu ve Gani Alkan filmimizin danışmanlarıydı. Bir de Emine Turgut vardı; o dönem cezaevinde olanlardandı. Emine arkadaş kadın koğuşunda, Gani ve İrfan arkadaşlar ise erkek koğuşundaymış. Onlar çok yardımcı oldu, onun dışında da yüzlerce kişi ile görüşüldü. 


Peki Kemal Pir, Hayri Durmuş, Ali Çicek ve Mustafa Karasu’nun aileleriyle görüşme imkanınız oldu mu?

Hayri Durmuş’un ailesini görmek için Bingöl’e gittik. Kız kardeşi Zekiye Durmuş’la da bir araya geldik. Hatta Hayri Durmuş’un mezarının başında söyleşi yaptık, Hayri’nin o dönem cezaevinden kalan kıyafetlerini bize gösterdiler. Hayri’nin cezaevinde giydiği bir takım elbisesini yanımıza aldık. Kostümler belirlenirken de takım elbiseden yararlandık. Manevi açıdan o takım elbiseyi sette bulundurduk. 

Açıkçası birçoğuna da ulaşamadık ama o dönem daha çok zindan kısmını anlattığımız için daha çok zindanda kalanlarla görüştük, onlardan fikirler aldık. 


Filmin hazırlıkları ne kadar sürdü?

2014’te senaryo yazılmaya başlandı. Haziran ayı itibarıyla başladı. Senaryo yazımı yaklaşık 4 ay sürdü; yaklaşık bir yıl ince hatları hazırlandı, yani 1 yıla yakın bir hazırlık yapıldı. Oyuncu hazırlıkları, dekor hazırlıkları, kamera arkası hazırlıklar, sanat yönetmeni, görüntü yönetmeni, set ve bir sürü alan o dönem oluşturuldu. 2016’da, Şubat’ın tam da Sur’un bombalandığı döneminde, ayın 5’inde başladık çekimlere.


Çekimleri nerede yaptınız? Kaynak, mekan veya oyuncu konusunda zorlandınız mı?

Çoğu zaman bomba sesleri sete geliyordu. Tabii şehir dışından gelen oyuncular vardı. O dönem İstanbul’dan gelen arkadaşlar, “Siz gerçekten bu koşullar altında film mi çekiyorsunuz” dedi. İnanmıyorlardı. Sonuç olarak onun bir psikolojisi vardı: Bir savaş var orada ve bir şehir yıkılıyor…

Sadece Sur değil, Nusaybin, Cizre, Silvan’da da bir sürü olay vardı. Bu tabii en başta insanı manevi olarak sarsıyor. Bu, haliyle oyunculara da, teknik ekibe de yansıyordu. Fakat bu sanatsal bir duyarlılıktı. Filmi bir şekilde yapmak gerekiyordu. Bu aynı zamanda bir duruştur; 30 yıl önce yaşanan bir direnişi filme almak ve onun gücünü ortaya koymak, çok önemli bir sanatsal duruştur, güçtür.


Çekim sürecinde devletin baskılarıyla karşılaştınız mı?

Filmi platoda çektiğimiz için, yani dışarı sahneleri olmadığı için, direkt devlet güçleriyle muhatap olunmadı fakat hani derler ya, “Biz Kürtler hep olağanüstü haldeydik.” Yani kontrol noktaları oluyordu. Bir film çektiğimiz biliniyordu ama böyle direkt bir baskı görmedik, çünkü platodaydık. 


14 Temmuz filmi 2 saatten fazla sürüyor. Neden bu kadar uzun tutma gereği duydunuz?

Aslında biz filmi çektiğimizde 3 saat 40 dakikaydı. Şu an film 2 saat 27 dakika; yani yaklaşık 1 saat 20 dakikasını kestik. Konu o kadar çok ki... 30-40 saatı bulacak çekimler oldu. Biz neyi anlatsak eksik kalıyor. Dolayısıyla o kadar çok konu vardı ki anlatmamız gereken, çoğuna yer de veremedik açıkcası.


Dörtler ve Mazlum Doğan sahnesi kısa tutulmuştu sanki… Acaba “Bu sahneler olmasa bir şeyler eksik kalırdı” düşüncesiyle mi hareket ettiniz? 

Başta da belirttiğim gibi, filmin ana ekseninde 14 Temmuz Direnişi vardı. Ona odaklanmıştık. Fakat buna karşın özellikle Mazlum Doğan’ın 21 Mart 1982 Newroz gecesi teslimiyete karşı yaptığı eylem, aslında direnişin bir başlangıcıdır. Dörtler de o direnişin devamlılığı ve teslimiyete verilen bir cevaptır; bunun da 14 Temmuz’a uzanan bir yol olarak filmde olması gerekiyordu. O yüzden Mazlum’u anlatmadan, Dörtler’i anlatmadan 14 Temmuz anlaşılmaz; yani Mazlum’un da anlaşılması için o vahşet döneminin anlaşılması lazımdı. İlk ölüm orucunda yaşamını yitiren Ali Ereklerin eylemini görmeden bunlar olmaz. 


Filmi neden karakterler ve ayrıntılar üzerinden değil de genel olarak kurguladınız?

Birçok karakter var; anlatmak istediğinizde çok uzayabilir. O dönemi biraz da panoramik açıdan ele aldık. Detaylara indiğimizde film çok uzardı. Mesela Mazlum’a aslında sadece değinip geçtik. Dörtlere de öyle... Yetersiz kaldı evet, fakat bir an önce 14 Temmuz’a yetişmemiz lazımdı.


Filmde çok az sayıda profesyonel oyuncu olduğu görülüyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Biz özelikle Kürdistan’da sanatsal çalışmalar yürüten oyuncuların yer almasını istiyorduk, çünkü bu oyuncuların duygu ve düşünceleri bizim için önemliydi. Çoğunun ailelerinden mutlaka birileri ya zindandadır ya da daha önce yatmış. Ama bir iki tane profesyonel oyuncu da istiyorduk. Örneğin Esat Oktay’ı oynayan Bülent arkadaşımız, İstanbul’dan geldi. Kendisi tiyatrocudur. Onun dışında Kemal Pir karakterini oynayan arkadaşı aksanı için İstanbul’dan getirdik. Birçok oyuncu projeyi okuduğunda biraz çekindi, çünkü daha önce de belirttiğim gibi film olağanüstü koşullarda çekiliyordu. Film aşamasında bombalar yağıyordu insanların başına. Hatta söz verdikleri halde gelmeyenler de oldu.

Bu filmde oynamak biraz ateşten gömlek giymek gibi bir şeydi.


Peki fimin devamı gelecek mi? Örneğin Mazlum Doğan ya da Dörtler’in o gecesini anlatan bir film olacak mı?

Ben bir yönetmen olarak ’14 Temmuz’ filmine odaklandım. Diğer arkadaşlarımız da var. Dörtlerin Gecesi için şu anda senaryo yazılıyor. Mazlum Doğan senaryosu yazıldı. Bir de Sakine Cansız ile ilgili de çalışmalar sürüyor. Aslında dört film düşündük. Biraz bu yönlü hazırlıklar var. Bunların hepsi yapılacak. Fakat onun dışında Amed zindanında çok detaylı olaylar var, bunlardan da film yapılabilinir. 

Zindanla ilgili her sene bir şeyler yapmak istiyoruz aslında. Sizin de bildiğiniz gibi her yıl mutlaka Yahudilerle ilgili en az dört beş film çekilir. Bu çalışmalar toplumsal hafızayı canlı tutan çalışmalardır. Amed zindanı, Kürdistan tarihinde önemli bir yerdir. 12 Eylül karanlığına karşı orada inanılmaz bir direniş ortaya konuldu. Tüm bu yaşanan vahşet, kahramanlık ve direnişlerin toplumsal belleğe kazınması gerekiyor.


Peki ilk olması açısından gelen tepkiler nasıl oldu?

Tepkiler genellikle olumluydu. İlk defa insanlar, bugüne kadar kitaplardan ya da insanlardan dinledikleri bir olayı sinemada izledi. Bu, insanlar üzerinde büyük bir etki yaptı haliyle. Sinemanın gücü biraz da yaşanmış bir olayı kurgulayıp tekrar onu yaşatmaktır aslında. 


Filmin gösterimine yurtdışında başlandı. Kürdistan’da ya da Türkiye’de gösterme koşulları yok mu?

Aslında biz ilk olarak Avrupa’dan başladık. Bazı festivallere filmi gönderdik. Türkiye’nin koşulları herkes tarafından biliniyor. Biliyorsunuz, Türkiye’de “Eser İşletme” diye bir sansür kurulu var. Bunların yapılan bu filme karşı otomatik olarak olumsuz bir tavır içine gireceklerini düşündük. Onun için biz de “Filmi önce Avrupa’da yaşayan insanlarımızın beğenisine sunalım” dedik. Tabiki imkanlar ve koşullar el verirse bu filmi hem Kürdistan’da hem de Türkiye’de izleyicilerle buluşturmak istiyoruz. Bu yönlü uğraşlarımız da var. 


Gösterimle ilgili nasıl bir planlama var?

Hemen hemen Avrupa’nın tüm ülkelerinde gösterilecek. Almanya, Hollanda, Fransa, İsviçre, İtalya ve benzeri birçok ülkede gösterimi olacak. Yaklaşık 141 merkezde seyirci ile buluşacağız. Hala da talepler var. “Beklenenin üstünde bir ilgi ile karşılaştık” diyebilirim. Birçok yerde filmin bir kereden fazla gösterime girmesi talebi var. Tabii ki halkımızın talepleri doğrultusunda her yere gitmek, herkesle buluşmak istiyoruz


Hangi festivallere katılacaksınız?

Başvurduk, gelecek cevapları bekliyoruz. Örneğin İsviçre, Locarno, Venedik ve benzeri festivallere başvurduk.


Önemli olan zor zamanda sanat yapmak

Sizce KHK’lerle yönetilen Türkiye’de sanat yapmak ne kadar mümkün?

Aslında çok önemli ve can yakıcı bir soru. Türkiye ve Kürdistan’da adeta bir cadı avı başlatılmış durumda. Akademisyenlerden tutalım sanatın her alanına yönelik baskı var. Duyarlı olan tüm insanlar görevden uzaklaştırıldı. Birçok sanatçı arkadaşımız iş yapamaz duruma geldi. Büyük bir baskı ve cendere söz konusu. Bu koşullarda sanat yapmak adeta imkansız hale getiriliyor. Fakat tüm bu baskı ve imkansızlıklara rağmen hayat devam ediyor, insanlar hala üretiyor. Amed Belediyesi’ne bağlı tiyatro oyuncuları kendilerine özgün bir alan kurdu. Hemen hemen her gün oyunlar sahneliyorlar ve programları dolu dolu geçiyor. Bu aynı zamanda onurlu bir duruş. Sanat sadece belli mekanlarda kalacak değil. Sanat ve sanatçı kavramı, bu zor koşullarda bir anlam kazanıyor. Önemli olan zor zamanlarda sanat yapmak. Sanatçının vicdani ve ahlaki duruşuyla topluma her zaman örnek olması gerekiyor. Güçlü eserler tam da böyle zamanlarda ortaya çıkmıştır.



Derdimiz var ki...

Bildiğimiz kadarıyla İmralı‘da bir dönem Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile birlikte kalan Hasbi Aydemir’in kardeşisiniz. Ağabeyinizin hikayesiyle ilgili neler söyleyebilirsiniz? Bu filmin çekiminde onun etkisi oldu mu acaba?

Evet, Hasbi Aydemir benim ağabeyimdir. Kendisi PKK davasından 19 yıldır zindanda yatıyor. Cezaevlerine yabancı olmayan bir aileyiz. Filmin her aşamasında ağabeyim Hasbi Aydemir, manevi desteğiyle hep yanımda oldu. Görüşüne gittiğimde sürekli proje üzerine konuşmalarımız oluyordu. 

Ağabeyim 30 yıldan fazladır yaşamını özgürlük mücadelesine harcayan bir insan. Dolayısıyla görüşleri benim için oldukça değerli. Bunun yanı sıra 1993’te köyümüz devlet güçleri tarafından yakıldı, babam devlet güçleri tarafından katledildi. Kürdistan’da 17 bin faili meçhul cinayet işlendi. Dolayısıyla bunlara karşı nasıl duyarsız davranabilirdim ki? Yaşanan bunca acı ardından bir sinemacı olarak tüm amacım bu denizde bir damla olabilmektir. İspanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın sözleriyle isterseniz bitirelim: “Derdimiz var ki sinema yapıyoruz!”



Sonraki film: Böğürtlen Zamanı

Sizin kişisel hikayenizi de merak ediyoruz. Amed zindanı ile herhangi bir bağınız var mı?

Anne ve baba tarafımın ikisi de Liceli. 1979’da Adana’da yoksul bir Kürt ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. 1992’ye kadar yılın 3 ayını Lice’deki köyümüzde geçirirdik. Hem Adana’da kalıp okul okuyor hem de yazın köye gidiyorduk. 

Amcamın oğlu Halil Aydemir, 1970’li yıllardan beri Özgürlük Hareketi içinde yer alıyordu. 1981’de Dersim’de yakalanıp cezaevine konuldu. Yaklaşık 7-8 yıl Elazığ Cezaevi’nde kaldı. Amed zindanına benzer vahşetler burada da yaşanıyordu. Abim Ziya Aydemir de iki sene Elazığ’da tutuklu kaldı. 

Zindanla ilgili ilk anılarım çocukluk dönemlerime tekabül ediyor. Ev ortamında hep bu konular konuşulurdu mesela. Hep bir beklenti vardı. Amed zindanında yakın derecede aileden kimse yoktu. Amed zindanı ile doksanlı yılarda Dörtlerin Gecesi kitabı ile tanıştık.


Yönetmenlik hayatınız ne zaman başladı? 

10 yıldan fazladır sinema ile uğraşıyorum, 7 yıldır da profesyonel anlamda bu işi yürütüyorum. Sanatsal çalışmalarımızı Amed’de yürütüyoruz. Daha önce Ax û Jîyan adında bir dizi çektik, Roj TV ve Stêrk TV’de 50 bölüm halinde yayınlandı. Sonra 13 bölümlük ‘Ref’ dizisini çektik 2014’te. Diziyi çektiğimiz mekanların çoğu maalesef bugün yok. Sur’un bombalanması ile birlikte yerle bir edildiler. Aslında bu dizi bir nevi o mekanları kayıt altına alıp bir arşiv görevini üstlendi.


Cezaevlerine ilişkin daha önce başka çalışmanız oldu mu?

2012’de yönetmen arkadaşım Rojdat Aksoy ile beraber açlık grevlerine ilişkin bir belgesel çalışmamız oldu. Bu aynı zamanda Amed zindanına bir göndermeydi. Belgeselin yaklaşık yarım saatini Amed zindanında kalan insanlara ayırdık. Belgeselin ismi, “Dema Evîn Dikeve Dil”. 


Üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı?

Hazırlıklarını yaptığımız birçok proje var. Kürdistan sinemasında yeniyiz. Daha çok çalışmamız gerekiyor. Kürdistan tarihi konu bakımından oldukça zengin bir muhteva içeriyor. Efsaneler, masallar, Şeyh Sait hareketinden tutalım Dersim’e, Ağrı İsyanı’ndan Özgürlük Hareketi’ne kadar binlerce senaryonun yazılacağı bakir bir alan.

Bunun yanı sıra 22 yıldır cezaevinde olan Murat Türk’ün “Böğürtlen Zamanı” kitabının üzerinde de senarist Erol Balcı 3 yıldır çalışıyor. Bir aksilik olmazsa yeni dönem çalışmamız o olacak.



2919

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA