Romanlar artık sarsmıyor, masal dünyası gibi

Romanlar artık sarsmıyor, vicdanları huzursuz etmiyor, bir gerçeklik ve haksızlık karşısında isyana çağırmıyor; tersine -tıpkı pembe diziler ya da 'kadın' programları gibi- rahatlatma, hoşça vakit geçirme işlevini yükleniyorlar. Gerçeğe benzeyen ama gerçeklere dokunmayan bir masal dünyası bu.

15 Nisan 2017 Cumartesi | Kültür-Sanat

TUĞÇE YILMAZ / İSTANBUL


A. Ömer Türkeş, Türkiye’de ‘edebiyat eleştirisi’ denildiğinde akla gelen ilk isim. Birçok insanın edebiyat (bilhassa roman) beğenisinde ciddi katkısı, rolü var. Özellikle de Radikal Kitap’ın Radikal Kitap olduğu yıllardaki haftalık yazıları, edebiyat okurunun ‘tüketim’ alışkanlığına ciddi etkilerde bulundu.

Türkeş’le Türkçe edebiyatın bugününü, sorunlarını konuştuk.


Yaşatılmaya çalışılan Türk edebiyatı ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Son dönemlerde yayımlanan kitaplardan yola çıkarak yerli edebiyatta bir sıkışma olduğunu söyleyebilir miyiz?

Genel olarak Türk Edebiyatı değil de romancılığımız hakkında konuşsam daha iyi olacak. Öncelikle son yıllarda bir sıkışma olduğu tespitine katılıyorum. Elbette her yıl okunmaya değer yeni ve güzel romanlar yayımlanıyor. Ancak toplam roman sayısının bine yaklaştığı düşünüldüğünde ‘iyi’lerin yüzdesi çok az. Ayrıca -çok sıklıkla yaptığım bir tespiti yinelemeliyim- yazılan romanlarda siyasi ve toplumsal meselelere yer verenler de çok az. 

Özetlersem eğer; günümüz Türkiye’sinde sanat ve edebiyat iki ayrı koldan akıyor. Bir yanda popüler kültürden beslenen, toplumal gerçeklere kör, acılı seslere sağır olmakla kalmayıp okuyucusuna da sadece bir kaçış fırsatı sağlayan ticari faaliyetler var; öte yanda geçmişi ve geleceği ile bu coğrafyanın gerçeklerini görmek isteyen, toplumun ve bireylerin gerçek sorunlarını yansıtmak isteyen bir avuç yazar...


Son zamanlarda ağır eleştiri yazılarınızdan biri Orhan Pamuk’un ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ romanıyla ilgiliydi. Yazının sonunda “Orhan Pamuk, tarihin en kanlı, en vahşi dönemini yaşadığımızın, Reyhanlı’da, Suruç’ta, Ankara’da yüzlerce cana mal olan bombaların, Sur’da, Cizre’de haftalardır süren sokak savaşlarının farkında değil. Farkındalık eksikliği demiyorum, Orhan Pamuk’unki bu topluma ilişkin farkındalık yoksunluğudur ve bu andan sonra yazarın bu topluma söyleyecek sözü de yoktur” diyordunuz. Orhan Pamuk’un kotaramadığı ne?

Sadece Orhan Pamuk değil, yukarıda da vurguladığım gibi, pek çok yazar gerçeklerle yüzleşme konusunda iyi bir sınav vermiyor. Sadece onlar değil kanaat önderliğine soyunan köşe yazarları, liberal solcular da dahil olmak üzere toplumun büyük bir kesimi gerçeklerle yüzleşmek yerine meşrebine uygun bir yalana sarılmayı tercih ediyor. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek, tavır almak demektir ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü koşullarında bedel ödemeyi gerektirir. Bunun için görmüyor, duymuyor, yazmıyorlar... 

Tarihi ya da güncel, irili ufaklı pek çok olayın su yüzüne çıkmama nedeni, toplum olarak gerçeklikten kaçmayı, ‘mış’ gibi yapmayı alışkanlık haline getirmemiz, unutmayı bir tür resmî din olarak benimsemişliğimizdir. Kolektif ve seçici bir unutkanlık bu. Travmalarla baş etmenin bir yolu bunları hikâye etmek ve belgelemekse, öteki ve kolay/kestirme yolu bastırmak ve unutmaktır. Yazarlar da topluma ayak uyduruyor ve bu yolu seçiyorlar: Yazılanlar gerçeklerin üzerini örtmek, karartmak hatta yepyeni ve fakat tamamıyla fantastik bir gerçeklik yaratmak işlevi görüyor. Romanlar artık sarsmıyor, vicdanları huzursuz etmiyor, bir gerçeklik ve haksızlık karşısında isyana çağırmıyor; tersine -tıpkı pembe diziler ya da ‘kadın’ programları gibi- rahatlatma, hoşça vakit geçirme işlevini yükleniyorlar. Gerçeğe benzeyen ama gerçeklere dokunmayan bir masal dünyası bu.


Kendisinden iyi işler beklenen pek çok yazarın son romanları ‘fiyasko’ olarak nitelendirildi. Bunların arasında Orhan Pamuk, Barış Bıçakçı gibi yazarlar da var. Sorun ne; yazarlar mı, ülke mi, yayınevleri mi? Barış Bıçakçı’nın ‘Seyrek Yağmuru’ için ısmarlama bir roman olduğu bile yazıldı çünkü. 

Barış Bıçakçı’nın son romanını ben de beğenmedim lakin ısmarlama yazacağına ihtimal vermiyorum. Sorun teker teker yazarlarda değil, aslında sorun sadece edebiyatın sorunu da değil. Hayatın her alanında çöküş hali yaşanıyor ki bunun en önemli nedeni Türkiye’de yaşanan siyasi, ekonomik ve toplumsal olaylardır. Sadece 2016 yılında başımıza gelen felaketler, batılı bir ülke vatandaşının bütün ömrü boyunca tanık olamayacağı kadar yoğun ve travmatikti. Böyle zamanlarda yazmak hatta edebiyat üzerine konuşmak hiç kolay değil. Edebiyatla, romanlarla, yayıncılık dünyasıyla bu sorunları ilişkilendirmek, konuya dönüp dolaşıp siyaseti ve ekonomiyi katmak indirgemecilik gibi görünebilir. Doğrudur, bu meseleleri siyasetle ve ekonomiyle bilhassa ilişkilendirmek gerçekten de gereksiz; çünkü siyaset ve ekonomi edebiyatın, romanın ve yayın dünyasının organik bileşenleridir. Böyle bir fikriyattan yola çıktığımızda yayın dünyasındaki ekonomik krizi, krize çare üretmek adına yayımlanan romanlardaki kalitesizliği, siyasetin şiddeti karşısında alt üst olan zihinleri, dilsizleşen vicdanları anlayabiliriz. Bu, romanımızdaki hakikat kaybının da nedenidir. 

 

Savaşların arttığı, OHAL koşullarının dayatıldığı çalkantılı bu dönemlerde iyi roman yazılabilir mi?

Elbette yazılabilir ve yazılıyor da. Ancak söyleşinin başından beri vurgulamaya çalıştığım olumsuz koşullar içinde -hakikati gören, söyleyecek sözü olan, vicdan sahibi yazarların elinden çıkan- az sayıdaki ‘iyi’, ‘kötüler’ arasında kaybolup gidiyor. Aslında “‘İyi’yi talep eden var mı” diye sormalı. Yani işin okuyucu tarafına da bakmak gerekir. Çünkü kitap üretiminin ciddi bir iş kolu haline geldiği günümüzde okuyucu, satın alma gücüyle okuma-yazma sürecinin gizli ama en önemli öznesidir. Yazar, yayınevi ve okuyucu, suya sabuna dokunmayan, kolay okunup kolay tüketilen romanları tercih ediyor. Türkiye’de asıl sorun eleştiri yoksunluğu, toplumun bu türden olaylara karşı duyarsızlığı. Duyarsızlık demek yanlış; toplum duyarsız değil, daha da kötüsü, gücü elinde bulunduranları kayıtsız şartsız destekliyor. Hukukun siyasallaşması, güçlü olanın dilediği gibi yönetmesi, insanların asılsız suçlamalar ve çakma delillerle yıllarca hapiste tutulması vicdanları rahatsız etmiyor.  Siyasetten futbola kadar her yerde despotik bir liderin peşine takılan insanlar, liderlerinin keyfi, haksız, hukuksuz her türlü kararını alkışlamaya nedense çok hevesli... 


Uzun zamandır güncel politiğe değen bir kitap yazılmamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Sur’a gidip yazmakla çözülebilecek bir sorun mu bu?

Güncel politikanın romana nasıl bir biçimde dahil edileceği yazarın seçimine bağlıdır. İçinde güncel tek bir mesle barındırmasa bile sürecin bireyde ve toplumda yarattığı baskıyı ve yıkımı anlatan bir roman dönemin ruhunu yakalamış ve yansıtmış demektir. Bu tarz roman örnekleri -az olmakla birlikte- yazılıyor ama ne okuyucunun ne medyanın ilgisini çekiyor. 

İstanbul’da yaşayan bir yazarın Sur’u gidip görmesine gerek yok. Neler olup bittiğinin farkına varmak için bir foroğraf karesine bakmak bile yeterli. Sorun yazarın ve toplumun görme biçiminde. Ve bu sorun sadece edebiyatın kendi dinamiklerine bağlı değildir. Her ne kadar bir direniş alanı olma potansiyeli barındırsa da edebiyat, kendi başına ne siyasi sorunların ne edebiyat alanındaki tıkanıklığın üstesinden gelebilir. Çünkü “estetik yaşantı kötülüğün aşısı değildir”. Siyasette, toplumda ve edebiyatta yaşadığımız sıkıntılarla baş etmek için politik mücadele gerekir; “kötülüğün tek aşısı politik bilinçtir, politik bilinç edinmektir”.


Kitaplar, yazarlar ve yayınevleri hariç ülkenin ahvaliyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Şu an çoğu insanın gündemi referandum. Referandum bizleri nasıl etkileyecek?

Sonuç ne olursa olsun kısa vadede umutlu değilim. 


Sürekli savaş hali ve genel olarak ülke, ne hissettiriyor?

Öfke ve mutsuzluk.


Nasıl seçiyor?

Birçok okur yeni çıkan bir kitabı almadan önce sizin yazılarınızı okuyor. Sizin de bir okur kitleniz var. Peki siz neye göre seçiyorsunuz okuyacağınız kitabı? 

Çok sayıda yayınevinin ve yazarın yer aldığı bir ortamda kitap seçmek zor bir iş gibi görünebilir ama durum hiç de öyle değil. Benim edebiyat anlayışıma, okuma zevkime hitap eden çok az kitap yayımlanıyor. Elbette uygun bir kitap bulmak için pek çok romana göz atmak zorundayım. Güvendiğim yayınevlerine ve daha önce okuyup sevdiğim yazarlara öncelik vererek hızlı bir tarama yapıyorum. 


Peki genç yazarlar? 93’lü bir yazarın kitabını okumak nasıl hissettiriyor?

Genç bir yazarın kitabı, gelişme potansiyeli olduğunu düşündürüyorsa heyecan verici. Ancak bu heyecanı çok sık duyduğum söylenemez. Çünkü genç yazarlar da bu ortamın içinde yetişiyor. Ve pek çok genç yazar, edebiyat dünyasında  daha baştan çok satan, kolay okunan romanları taklit ederek bir yer arıyor



Büyük yayınevi, küçüğünü yer

Ekonomik krizden en çok etkilenen sektörlerden biri de yayıncılık sektörü. Büyük, kıdemli yayınevleri hariç iyi işler çıkaran ama yalnızca okurlarının katkısı ve desteğiyle ayakta duran yayınevleri ne yapacak?

Edebi üretim tarzı kapitalist üretim tarzının bir bileşenidir ve dinamikleri büyük bir farklılık göstermez. Bu dünyada tekeller küçük işletmeleri nasıl yutuyorsa büyük ölçekli yayıncılık şirketleri de küçük yayınevlerini kaçınılmaz olarak yutacaktır. Tekrar gibi olacak ama söylemek zorundayım: Bu durumdan kurtulmak yayıncılık alanına bağlı değildir, çözüm yolları -ancak ve ancak- hayatın diğer alanlarındaki direnişlerle birleştiğinde, sol bir kitle muhalefeti yükseldiğinde bulunabilir.

Yayınevlerinin politikalarını nasıl buluyorsunuz? İyi bir yayınevi deyince nasıl bir portre çizersiniz?

Bu gerçekten de yanıtlaması hem zor hem de yanıtı çok yer kaplayacak bir soru. Çünkü sorun kitap seçimi ile sınırlı değil. İşin içine editörler, redaktörler, düzeltmenler, dağıtıcılar gibi pek çok parametre giriyor. Yayıncıların yanıtlaması daha uygun olur.



Bu bir özeleştiri: Kürtçe okuyamıyorum

Kürt edebiyatında ortaya çıkan eserler peki? Kürtçe veya Türkçe. Çeviri eserler hariç, ne durumdalar?

Kürtçe eserleri dili bilmediğim için takip edemiyorum. Bu yanıt bir özeleştiri anlamında değerlendirilmeli. Türkçe yazan Kürt yazarlardan çok sevdiğim ve kitapları hakkında olumlu eleştiriler yazdığım yazarlar var ama onların sayısı da ne yazık ki az. Ayrıca kitapların baskı adedi de az. Daha da kötüsü Kürtçe romanların okuyucusunun azlığı ki bunun değerlendirmesini Kürt okuyucuların yapması gerekiyor. 


2016’nın en sevilesi 10 romanı

A. Ömer Türkeş, 2016 yılında en çok bu romanları sevmiş:

* Ordular - Evelio Rosero

* Belgeler - Alejandro Zambra

* Tanrısız Gençlik - Ödön von Horvath 

* Kartal Yuvası - Anna Kavan

* Moğol Komplosu - Rafael Bernal

* İtiraflar - Kanae Minato

* Elçilik Şehri - China Mieville 

* Öldür Gitsin - Jim Thompson

* Körburun - Hikmet Hükümenoğlu

* Fennî Sihirler - İsmail Güzelsoy



kimdir?


Manisa’da 1959’da doğan A. Ömer Türkeş’in ilk eleştiri yazıları, 1983 yılında Yarın dergisinde yayımlandı. Çalışmalarını 1997 yılından itibaren Türkçe roman üzerine yoğunlaştıran Türkeş, bu konudaki inceleme, deneme ve eleştiri metinlerini Birikim, BirGün Kitap, Milliyet Sanat, Radikal Kitap, Virgül, Toplum ve Bilim başta olmak üzere birçok dergide yayımladı. Yazar ayrıca ‘Türk Romanında Kurtuluş Romanları‘ (2003), ‘Edebiyat Sosyolojisi İncelemeleri’ (2004), ‘Taşraya Bakmak’ (2005), ‘Oğuz Atay’a Armağan’ (2007), ‘Mehmed Uzun Portresi’ (2007), ‘Fethi Naci’ye Armağan’ (2009) isimli derleme kitaplara ve ‘Modern Türkiye’de Siyasi Düşünceler Ansiklopedisi’ne makaleleriyle katkıda bulunmuştur.


1854

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA