Bi Tirkî werin Kurdî!*

Kısaca söyleyeyim: Biz dilimizi hiç sevmiyoruz ya da çok az sevenimiz var. Hala dilimizden korkuyor ve utanıyoruz. Hani merhum Aram Tîgran’ın “Şîrîn û xweş e zimanê Kurd şarkısını hep söylüyoruz ya… Özür dilerim, çok açık söyleyeceğim: Yalan söylüyoruz.

10 Nisan 2017 Pazartesi | Dizi

MURAT MANG / BİELEFELD


Avrupa’da yaşayan Kürt aileleri kendi dillerine yeterince ilgi gösteriyor mu? 

Avrupa’da dil alanındaki çalışmalar yeterli mi?

Sadece Kuzey Ren Vestfalya (NRW) eyaletinde 90 bin öğrenci için sekiz yüz Türkçe öğretmeni varken neden Kürtlerin sadece 12 öğretmen ve yaklaşık bin öğrencisi var? 

Bu can alıcı soruları Avrupa Kürt Öğretmenler Birliği (YMK) Başkanı Abdulkadir Ulumaskan ile konuştuk. 


YMK olarak Avrupa genelinde örgütlüsünüz fakat daha çok Almanya’da faaliyet yürütüyorsunuz. Almanya’da Kürtlerin kendi dillerine ilgisi nasıl?

İşin en can alıcı ve acı tarafı budur bence: Maalesef ilgi yok. İlgiden çok ilgisizliği ve bunun nedenleri ile sonuçlarını konuşmalıyız.


Peki neden ilgi yok?

Niyesi, nasılı çok uzun ve acı bir hikaye ama kısacasını söyleyeyim: Gerçekten biz dilimizi hiç sevmiyoruz ya da çok az sevenimiz var. Hala dilimizden korkuyor ve utanıyoruz. Hani merhum Aram Tîgran’ın “Şîrîn û xweş e zimanê Kurd şarkısını hep söylüyoruz ya… Özür dilerim, çok açık söyleyeceğim: Yalan söylüyoruz. Bizim dilimiz bize acı, yabancıların dilleri tatlı geliyor. Şarkıyı böyle söylersek daha doğru söylemiş oluruz. 

Tabii ki asimilasyoncu politikaların bundaki payı belirleyici. Ancak yarım yüzyıl bu asimilasyonu suçlayıp bir anlamda ikide bir ona sığınmak bizi aklamaz. Evet, asimilasyonun sonuçları 50 yıl önce tespit edilip ortaya koyuldu ama biz hala durduğumuz yerdeysek bizde bir sorun var demektir. Bugün Avrupa’da Kürtçe eğitim imkanları varsa -ki var- ve eğer biz bunu yeterince değerlendiremiyorsak, kusura bakılmasın, kusur bizde demektir.


Sorumu tekrar edeyim: Kürtler kendi dillerine neden bu kadar ilgisiz? Sizce sebebi nedir? Eğitimciler olarak bu konuda bir araştırmanız falan oldu mu hiç?

Aslında teknik araştırmalardan çok yaşadığımız tecrübeleri iyi değerlendirirsek neden ve sonuçlarını görmek mümkün. Eğer ki biz araştırmayı nedenleri bulmak için yapacaksak neden ortada. Başta siyasetimiz olmak üzere biz Kürtler, hala dilin bir ulusun ruhu olduğunu bilmiyor ya da buna inanmıyoruz. Bakın sizinle bu röportajı Türkçe olarak yapıyor olmamız bile çok acı. Kendi dilimizin sorunlarını niye kendi anadilimiz ile konuşmayalım? Hem biz bunu başkalarına değil, birbirimize yapıyoruz. Prensipte bir Kürtçe öğretmeni olarak sizinle Kürtlere seslenirken Türkçe konuşmam ve sizin de sorularınızı Kürtçe sormamanız fazla doğru olmaz. Ama belki de “Madem Türkçe’ye aşık olumuşuz, birbirimize Türkçe seslenelim, etkisi olabilir” diye bir düşüncemiz vardır herhalde. Belki de şöyle bir çağrı yaparak böyle bir başlık atarsak daha etkileyici olabilir: ‘Bi Tirkî werin Kurdî!’ 

Dili yasak olan bir halk için dil, temel bir amaçtır. Bugün siyasetçilerimizin temel talebi dil hakkı değil mi? Peki talep ettiğimiz bir hakkı niye biz kendimiz kullanmıyoruz?


“Türkçeye aşık olmuşuz” dediniz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Tabii, doğrudur, biz düşmanımızın diline aşığız. Hani Stockholm Sendromu derler, bizimki de Kürt sendromu. Bu, katilinin diline aşık olma ruh halidir. Yoksa bu kadar Türkçe hayranlığını nasıl izah edebiliriz? İnsan sevdiği dil ile konuşmayı tercih eder. Eğer kendi dilimiz yerine başka bir dille konuşmayı tercih ediyorsak, o dili daha çok seviyoruz demektir. Ha, bazılarımız kendi dilini bilmiyor olabilir ama insan bir üniversiteyi bile dört yılda bitiriyor. Eğer biz de elli yıldır Kürtçülük yapıp hala Kürtçe öğrenmemişsek burada bir sorun olmalıdır. 


Asimilasyonun en yoğun ve acımasız geliştirildiği alanlardan biri hiç şüphesiz anadil. Bu tehlikeyi Avrupa’da yaşayan Kürtler için nasıl görüyorsunuz?

Ülkedeki asimilasyon, çıplak ve vahşi bir asimilasyondur.  Biz pek beceremesek de bunu gördükten sonra buna karşı tedbir almak, direnmek daha kolay. Ama burada entegrasyon adı altındaki asimilasyon daha da tehlikelidir. Çünkü bu görünmeyen bir tehlike ve daha yumuşak bir şekilde işliyor. Biz de koşa koşa buna gidiyoruz. Bakın, Almanya’daki Türkler ve diğer bazı halklar ve azınlıklar buraya bizden çok önce gelmiş fakat çocukları hala anadillerini konuşuyor. Bizdeki gençler yarım hatta çeyrek dilli olmuş; beş kelimelik bir cümlenin üçü Almanca, biri Türkçe ya da Arapça. Artık üçüncü kuşağımız yok bizim, hiç Kürtçe konuşamıyor. Artık anne babalar da Kürtçe konuşmaya pek tenezzül etmiyor. Sonuçta herkes kendi çocuklarını koruma derdindeyken bizim derdimiz, “Nasıl daha iyi bir Alman olabilirim”dir. 

Elbette Almanca öğrenilsin ve öğrenilmeli; hatta her Kürt çocuğu yedi dil de öğrensin ama kendi dilini de unutmasın. Onun için diyebilirim ki yetişen son kuşak bizim değil, maalesef Almanların çocuklarıdır.


Peki size göre Almanya’nın entegre politikası nasıl?

Bana göre Almanya, bu konuda henüz bir karar vermiş değil. Entegrasyon ve asimilasyon arasında gidip geliyor. Önceleri katı bir asimilasyon politikası izlendi. Sonra bunun istenen sonuçları tam veremediğini görüp biraz da İsveç gibi ülkelerde entegrasyonun olumlu sonuçlar verdiğini görünce önce bir entegreye niyetlendiler gibi. Ama hala asimilasyon huylarından vazgeçmiş değiller. Bakıyorsunuz, entegre için birçok proje var ve buna büyük paralar ayrılmış. Söylemde çok dillilik ve çok kültürlülük var ama iş pratiğe dönüp önlerine bu konuda bazı talepler gidince “Paramız yok” demeye başlıyorlar. Yani asimilasyon niyetinin adı “Para yok” olmuş. Savaş malzemelerinin üretimi için çok para var ama diğer diller ve kültürlerin geliştirilmesi için para bulamıyorlar. 

Bu konuda size yakın dönemde yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Ben Bielefeld Yüksek Okulu’nda iki sömestr Kürtçe dersleri verdim. Üçüncü sömestrde çoğunluğu Alman olan ve Sosyal Bilimler Bölümü’nde okuyan öğrencilerdi ki bunlar daha çok Kürtlerle çalışmak isteyen uzmanlar olacaklar. Üniversite yönetimi, “Kusura bakmayın, paramız kalmamış” diyerek öğrencilerin Kürtçe dersi talebini reddetti. Sonra ilgili bazı bilim insanlarının bu konuyla ilgili bir toplantısında ben bir sömestr için aldığım paranın toplam 500 Euro olduğunu ve bunun ayda yaklaşık olarak 80 Euro ettiğini ve diğer şartları yerine getirmeleri halinde benim bu dersi parasız vermek istediğimi söyledim. Sonra eğer benim vermemi istemiyorlarsa başka bir Kürtçe öğretmeni bulmalarını ve eğer bulamazlarsa da benim bulabileceğimi ve toplam dört sömestrlik öğretmen maaşını kendim ödeyeceğimi söyledim.


Ne cevap verdiler?

Üç aydır hala cevap yok ve cevap vereceklerini de sanmıyorum. Demek istediğim, Alman üniversitelerinin bile bu konudaki tutumu bilimsel değil politiktir.


Peki Almanya genelinde Kürtçe derslerine giden öğrenci sayısı sizi tatmin ediyor mu?

Almanya’da bir milyondan fazla Kürt’ün yaşadığını düşünürsek derslere katılan öğrenci sayısı çok az. Mesela tüm Almanya’da toplam 4 eyalette Kürtçe derslere katılan öğrenci sayısı 2 bin civarında. En fazla NRW eyaletinde var: Bine yakın öğrenci. Bu eyalette 300 bin dolayında Kürt olduğu tahmin ediliyor. Buradaki Türklerin sayısı da Kürtlerden pek fazla değil. Bu eyalette sekiz yüzden fazla Türk öğretmen var ve 90 bin Türk çocuğu Türkçe derslerine katılıyor. Bizim ise 8 öğretmenimiz ve binin altında öğrencimiz var. Örneğin Bielefeld’de 20 binin üzerinde Kürt var ve tek bir tane Kürtçe öğretmeni var. Yine Bielefeld’deki Türk ve Kürtlerin sayısı birbirine yakın ama Türkçe’nin 12 tane öğretmeni var. 

Hep karamsar tablolarla içimiz karardıysa da son dönemlerde Kürt ailelerin de Kürtçe derslerine ilgisinin arttığını söylemek gerekir. Ancak istikrar ve süreklilik yok. Bir heves gibi başlıyor ve sonra devamı gelmiyor. Bundan dolayı geçen yıllarda öğrenci sayısının düşmesi nedeniyle bazı yerlerde Kürtçe derslerine son verildi. Ve çok acıdır ki bazı aileler çocuklarını Kürtçe derlerinden alıp Türkçe’ye gönderiyor. Ama son dönemleri dikkate alarak söylersek bir artış söz konusu. Fakat bunu süreklileştirmek gerekir.


Süreklilik nasıl olabilir sizce?

Kürtçe eğitimin kalıcılaşması ve süreklileşmesi için kurumlara ihtiyaç var. Aile inisiyatif veya dernekleri kurulabilir. Öğretmen-aile ilişkileri önemli. Bu konuya Kürt siyaseti ve diğer kurumların da el atması ve proje geliştirmesi gerek. İki dillilik konusuna önem verilmeli. Mesela Kürtçe’nin de diğer diller gibi NRW eyaletinde okullarda ikinci bir yabancı dil olma hakkı var ama önce bu dile kayıt olup devam edecek öğrenciler lazım. Biz bunun için çabalıyoruz ama bu kadar Kürt çocuğu olduğu halde kaydedecek öğrenci bulamıyoruz. Ama kendi anadilini değil de Türkçe’yi ikinci yabancı dil olarak seçen Kürt çocukları az değil. Kendi anadillerini bir yabancı dil olarak bile öğrenmek istemiyorlar. Hem de Alman okulları Türkçe için verdiği notu Kürtçe ve diğer diller için de veriyor! Yani Türkçe ile sınıf geçip Kürtçe ile sınıfta kalmak da yok. Bazı aileler, “Ne yapalım, çocuklar Kürtçe dersine katılmak istemiyor” diyor. Hatta çocuğunu Kürtçe’ye kaydetmesi için biraz ısrar edince sinirlenerek, “Ne yapalım yani, çocukları dayakla mı Kürtçe’ye gönderelim!” diye tepki verenler de oluyor. Ama bu aileler çocuklarını Almanca ve Türkçe derslerine dayakla göndermiyor.

Suç çocukların değil. Eğer bunun bir zorunluluk olduğunu hissettirmeseniz çocukların büyük bir çoğunluğu hiçbir derse gitmek istemeyebilir. Ama asıl sorun bu da değil. Eğer belli bir yaşa kadar anne ve babalar çocuklarına anadillerini öğrenmenin çok önemli olduğunu kavratmamışsa, hiçbir çocuk o derse gitmek istemez. Ben de olsam gitmem herhalde.


Mamoste, aileleri, çocukları ve siyasetçileri eleştirdiniz, eksikleri ortaya koydunuz. Peki Kürtçe öğretmenlerinin, Kürt dil kurumlarının bu sorunlarda hiç mi payı yok? Tüm sorunları bunların dışına atmak biraz insafsızca değil mi?

Aslında biraz değinmeye çalıştım ama eksik kaldı, pek açmadık. Söylediğim gibi, Kürtçe öğretmenliği gerçekten bir tutku meselesidir, yoksa bu işi yapmak zordur. Bizim diğer öğretmenler gibi sadece maaş almak için bu işi yapma lüksümüz yok ve olmamalı. 

İşimiz sadece ders vermekle de sınırlı değil. Her şeyden önce utanılacak bu dili gurur duyulacak ve sevilecek hale getirecek bir çaba, emek ve donanım gerekli. Evet, eğitimciyiz ama bizim de eğitime ihtiyacımız var. Yoksa kısır döngüye girip hep yerimizde sayarsak bu iş yürümez. Maalesef biz bazen işimizi hobi gibi yapıyoruz. Aslında bizim böyle bir hakkımız da yok. Ya yapmamak ya da yapılanın hakkını vermek gerekir. Bir yemek yapmak bile hazırlık ister. Kendini dersi için hazırlamayan öğretmenin, öğretmenlik yaptığı söylenemez. Almanlar gibi her konuda yeterli materyalimiz de yok ve kendi materyallerimizi kendimiz hazırlamak durumundayız. Yoksa gidip zamanını doldurmak, Kürtçe’ye haksızlık yapmak olur. 

Yaratıcı ve öğretici metodlar öğrenmeli ve öğretmeliyiz. Çocukların dünyasında oyun çok önemli. O halde bizim de buna göre metot geliştirmemiz gerekir. En iyi öğretmen çok bilen öğretmen değil bildiğini aktarabilen, öğrencisini iyi tanıyan ve konularını oyunlaştırabilen öğretmendir. Mesela demin aile ilişkileri ve süreklilikten bahsettik değil mi? İşte Kürtçe derslerini sürekli kılmanın en önemli yollarından biri de öğretmenin ailelerle olan ilişkisi. Ama aileler ile ilişkilerimiz maalesef çok az. 


Çok sık karşılaşılan bir sorun daha var: Kimi Kürtler, “Biz Kürtçe biliyoruz, derslere gitmemize gerek yok, evde Kürtçe konuşuyoruz bu bize yeter” ya da “Bizim Kürtçe ile sizinki bir değil” gibi yaklaşımlar içine giriyor. Gerçekten bir Kürt için sadece Kürtçe konuşmak yeterli mi?

Ben buna tek kelime ile “Doğru değildir” diyorum. Eğer bu karşındakini kandırmak niyetli değilse kendi kendini kandırmak olur. Peki o zaman tüm Almanlar ve çocukları Almanca biliyor ama okulda en ağırlıklı ders niye Almanca dersi? Ya da Almanlar çok mu ahmak ki çocuklarını bildiği bir dilin eğitimine boşuna gönderip zaman kaybediyor? Yoksa devlet mi çok cahil? Devlet bunu yasalarla mecburi hale getirip buna dünyanın parasını harcıyor. 

Kaldı ki Almanlar ve çocuklarının Almanca’yı bildiği kadar Kürtler ve çocukları Kürtçe’yi bilmiyor. Kürtlerin yüzde doksanından fazlası Kürtçe okuma-yazma ve gramer hiç bilmiyor. Evde konuşulan dil ise çoğu zaman birkaç yüz kelimeyi geçmez. Birkaç yüz kelimelik bir dil yoktur. 

“Senin dilin, benim dilim” hikayesi de kendi dilinden kaçma mazeretidir. Yoksa birimiz Bantu, birimiz Panfili dilini konuşmuyoruz. Hepimiz Kürtçe ya da Kürtçe’nin de Kurmancî lehçesini konuşuyoruz. Tek tük kelime farkları olsa da birbirimizi rahat anlıyoruz. Bu gibi şive faklılıkları her dilde var ama kimse bunu dil eğitimini engellemenin bir aracı yapmamıştır. Zaten basın-yayın dilinde hemen hemen bir standartlaşma var. Şivelerimizi de bir zenginlik olarak koruyarak ortak standart bir dilimiz neden olmasın?


Peki çözüm nedir? Ne yapılmalı? Bu konuda kısa ve öz olarak ne düşünüyorsunuz?

Gerçi her bölümle ilgili görüşlerimde ifade etmeye çalıştım ama sonuç olarak önümüzde iki yol var: Ya dilimizi öğrenip öğreterek koruyacağız ya da Kürtlüğümüzü kaybedeceğiz.  Bakınız, hepimizin minnettar olduğu merhum Mîr Celadet Bedirxan da bir dilbilimci ve siyasetçiydi. Kürt serhildanlarında da aktif bir rol oynamıştır. Kürt serhildanları o dönemde bastırılınca tüm enerji ve hayatını Kürt diline adadı. Evet, o Kürt silahlı mücadelesinin şimdilik yenildiğini görmüş ve Kürtlüğün yok olmaması için dört elle Kürt diline sarılmıştı. Mîr Celadet, Kürtlere koca bir miras bırakarak Kürt dilinin yaşaması için nefes borularını açtı. Sözlü olan Kürt dili, bir gramere ve yazılı kaynağa kavuştu. Bununla Kürt dili, edebiyatı, kültürü, tarihi ve şuuru ayakta kaldı ve gelecek nesiller için yazılı kaynak oldu.

Mîr Celadet Bedirxan 76 yıl önce, 1941 yılında Hawar dergisinde şöyle demiş: “Kuro eyb e, şerm e! An hîni zimanê xwe bibin, an jî nebêjin em Kurd in. Bê ziman, Kurdîtî ji me re ne tu rûmet e. Ji me re rûreşîke giran e. Pesn û şabaş û hezar pîroz ji wan re ku hînî xwendin û nivîsandina zimanê xwe bûne û bi vî awayî mifta heyîna xwe xistine bêrîka xwe û ji bin bandêra miletên biyanî bi der ketine.Heyf û xebînet û hezar mixabin, nemaze ji wan re ku bi zimanê din dizanin bixwînin û binivîsînin, lê hê alfabeya zimanê nas nakin…”

Bence bu alıntı Mîr Celadet’in saygın anısına bağlı olarak orijinal kalsın, Türkçe’ye çevirmeyelim. Bilen okusun, bilmeyip de merak edenler de Kürtçe’yi öğrensin. Celadet Bedirxan’ın sözü üstüne söz söylemek haddim değil ama sorunuzun yanıtının eksik kalmaması için tamamlayayım: Sonuç olarak ilk önce dilimizi sevip dilin kimlik, kişilik, başarı ve geleceğin anahtarı olduğu bilincine varmak; bu bilinci kural ve kurumlar ile geliştirerek dilimizi koruyup geliştirmek elimizdedir. Kendi dilinin değerini bilmeyen ve dilini değersiz gören bir kişinin kendine güvenip başarılı ve mutlu olması mümkün değildir. Profesör de olsa, birçok dil de bilse hep ruhsal olarak kendini aşağı görüp mutsuz olacaktır. Kendi dil ve kültüründen utananlar değil, gurur duyup sevenler başarılı olur.



2889

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA