Yalnız öz yönetim baş edebildi!

Cizre Rojava gibiydi. Aynen Rojava’da olduğu gibi kendi kendini yöneten komünler, mahalle ve şehir meclisleri kurulmuş. Yine aynen Rojava’daki gibi özerk savunma birlikleri vardı ki, sanırım tesadüfi bir şey değil bu.

19 Kasım 2015 Perşembe | Dizi

Kürdistan’da son yaşananları, AB-Türkiye ilişkilerini ve Almanya’daki kapatılan Türk ajanlar davasını, Alman tarihçi, yazar, Ortadoğu ve Türkiye Uzmanı Dr. Nick Brauns ile konuştuk.


Kürdistan’a sık sık gidiyorsunuz. Son gidişinizde Kuzey Kürdistan’da bir değişim fark ettiniz mi?

Kuzey Kürdistan’ı 15 yıldan bu yana hemen hemen her yıl ziyaret ediyorum. Öyle ki, yıllar içindeki değişimlerin hemen hepsinden haberdar olma fırsatı buldum.

İlk defa 2001 yılında, Amed’teki Newroz için gitmiştim. O, ilk büyük, legal Newroz kutlamasıydı. Yöresel kıyafetiyle katılmış milyonlarca Kürt, bir kırılma meydana getirdi. Kürt halkı artık büyük oranda uyanmıştı. O yıldan sonra artık her yıl Kürt halkının nasıl uyandığına, nasıl giderek daha fazla örgütlendiğine şahit oldum. Daha da ilginci, insanların politik bilincinin yıldan yıla nasıl geliştiğine bizzat şahit oldum. Bu süreçte, benim şahsen tanıdığım, daha önce AKP’nin yarattığı ilüzyona inanmış insanların sonrasında nasıl işin farkına varıp HDP seçmeni haline geldiğini gördüm. Geçen yıllar içinde Kürt hareketinin çok geniş ve farklı halk kesimleri tarafından sahiplenilen bir halk hareketi haline geldiğini görebildim.

Dikkatimi çeken bir başka şey ise, gerillanın giderek daha fazla insanda pozitif çağrışım yapması... Halk, gerillayı şehirdeki katliamlara karşı bir güvence olarak görüyor. Bunun yanında halkın öz bilinci de artıyor, daha aktif olmaya başlıyorlar. Şöyle ki, artık dışarıdan beklemiyorlar, kendi sorunlarını kendileri çözmeye çalışıyorlar. Gerillayı güvence olarak görüyorlar ama PKK’nin gelip onları kurtarmasını da beklemiyorlar. Kendi meclislerini, örgütlerini oluşturuyorlar.


Neyle birlikte yaşandı bu değişim?

2005 yılında Abdullah Öcalan, demokratik konfederalizmi Kürt hareketinin yeni paradigması olarak açıkladı. O zaman DTP içindeki bazı insanlar da dahil olmak üzere çoğu kişinin yaklaşımı şu olmuştu: İsim değiştiriyoruz ama yine aynı şeyleri yapmaya devam edeceğiz. Yıllar içinde bütün bu düşüncelerin nasıl değiştiğine şahit olmak çok ilginçti.

Benim için inanılmaz olan şuydu: Yıldan yıla bu düşünceler sadece parti içinde değil, gençlik ve halk tarafından da içselleştirildi, pratiğe geçirildi.

Bunun yanında bence Kürt halkını özgürleştiren olaylardan biri de, belki biraz absürt olacak ama, 2009 yılında AKP hükümeti tarafından uygulanan baskı politikasıydı. Sadece birkaç ay içinde binlerce DTP üye ve yöneticisi tutuklandı ama şaşırtıcı biçimde mücadele büyüyerek devam etti. Yakalanan her bir kişinin yerini başka bir genç aldı. Orada farkına vardım ki, bu hareketi yıkamazlar çünkü artık parti çizgisini anlamış birkaç kadrodan oluşmuyor, Abdullah Öcalan’ın fikirleri geniş bir halk kesiminden kabul görmüş ve uygulanıyor.


Son ziyaretinizde de pekişti mi bu görüşleriniz?

Son ziyaretimde bu tecrübelerin hepsini yeniden yaşadım ama şunu da fark ettim: İnsanlar barış sürecinin bitmesine üzülüyordu. Çoğu aslında barış süreci inanmıyordu ama yine de bu şekilde birden bitmesi ve savaş ortamının oluşması, onları üzüyordu. Bu durum ile baş edebilen, sadece demokratik konfederalizmin pratikleştiği alanlar oldu.

Ben Cizre’ye gittim. Cizre Rojava gibiydi. Aynen Rojava’da olduğu gibi kendi kendini yöneten komünler, mahalle ve şehir meclisleri kurulmuş. Yine aynen Rojava’daki gibi özerk savunma birlikleri vardı ki, sanırım tesadüfi bir şey değil bu. Orada da Rojava’da olduğu gibi her yerde barikatlar vardı, YPG/YPJ flamaları vardı.

Orada konuştuğum insanlar diyordu ki, “Evet, parlamento seçimlerine katılacağız, oylarımızı yükseltmek istiyoruz. Ama bizim için önemli olan, tabanda öz yönetimlerimizi oluşturmak. Parlamento seçimleri önemli, çünkü Türkiye genelinde bir değişime ihtiyacımız var, çünkü kendi otonomimizi barışçıl şekilde kurmak istiyoruz. Ama önemli olan alandaki yapıdır.”

Bundan dolayı da buradaki insanlar, hem savaş durumuyla ve seçimlerle daha iyi baş edebildiler hem de şimdi ortaya çıkan sonuçla. Ama Kürt hareketinin tam güçlü olmadığı, daha doğrusu halk meclislerinin olmadığı alanlarda biraz çaresizlik gözlemledim.

Amed’te şöyle bir hal vardı. İnsanlar diyordu ki, “HDP az oy alırsa, AKP bize saldıracak, çünkü zayıf olduğumuzu düşünecek; HDP çok oy olursa, Erdoğan bu kez diktatörlük planlarını yıktığımız için bize saldıracak.”

Bu insanlar, sadece parlamento seçimleriyle sınırlı kaldıkları için, Cizre gibi alternatif üretemedikleri için çaresiz kalmıştı. Mesela Amed merkezinde, sadece Sur ilçesinde öz yönetim ilan edildi ama orada da YDGH, devlet halka daha fazla zarar vermesin diye geri çekildi. Bu tecrübe de gösterdi ki, her alanda henüz öz yönetimi ilan edecek kadar örgütlenilmemişti.

Amed’te mesela, halen bu yeni konsepti anlamamış büyük bir kesim var. Amed’te sadece işçi sınıfı değil, bunun yanında giderek büyüyen ve göreceli refahını kaybetmek istemediği için çatışma istemeyen, savaşı AKP’nin başlattığını anlamayan bir kesim var. Bu kesim, PKK’nin savaşı şehre taşıdığına inandırılmış, buna ikna olmuş. AKP’nin seçim başarısına rağmen saldırmaya devam etmesi, savaşı derinleştirmesi, bu insanlara da öz yönetim ve öz savunma politikasından başka alternatif olmadığını gösterecek diye düşünüyorum.


Cizre’deki durum ile Amed’teki durum arasında nasıl bir fark var yani?

Devletin son yaptıkları gösterdi ki, devletin saldırıları kurulan yapılara çok zarar veremiyor. Mesela hemen hemen hiçbir YDGH üyesine zarar veremediler ama orada çocuklar başta olmak üzere sivilere zarar verdiler. Burada görülen şey, düzenli ordunun şehir gerillasıyla baş edemeyeceğidir. Ama burada hesaba katılmayan şey, devletin haftalar boyunca bir bölgeye giriş çıkışları engellemesi, şehrin tamamını ya da bir kısmını mahkum etmesiydi. Silvan’da savaş silahları kullanılıyor, sokak başlarında panzerler bekletiliyor. Sanırım özerk bölgeler bu kadar baskıcı bir taktik beklemiyordu. Devlet, bütün bir şehri hapishaneye çevirip herkesi esir aldı ve onlara şunu söyledi: YDGH militanlarını bize verin! Devlet bununla YDGH, YPG, PKK’yi, gerillayı halktan uzak tutmak, aralarına mesafe koymak istiyor. Amed’te bu esir alma politikasının bir nebze işe yaradığını gördüm ama Cizre’de tam tersi. Halk, “YDGH olmasaydı Eylül ayında 25 kişi değil yüzlerce kişi ölürdü” diyor. “Bu bizim var olma mücadelemiz, kendimizi koruma yapımızdır. Devlete karşı cephelerimizi daha derin kazacağız, barikatlarımızı yükselteceğiz” diyorlar.


Almanya bilerek destek veriyor


Erdoğan’ın eski danışmanı Muhammed Taha Gergerlioğlu’nu da kapsayan “Almanya’daki Türk ajanlar” davası, Merkel-Erdoğan görüşmesinden bir hafta sonra kapatıldı. Ne düşünüyorsunuz?

Ben kişisel olarak zaten bu davanın cezayla sonuçlandırılacağına hiçbir zaman inanmadım. Daha önceki senelerde de Türk ajanlar hakkında şurda burda soruşturmalar açılıyordu ama hiçbirinde kovuşturmaya gerek görülmedi, sonuna kadar gidilmedi. Burada NATO üyesi bir ülkenin bir başka NATO üyesi ülkenin istihbarat faaliyetlerini soruşturmasından bahsediyoruz.

Bu üç adamın -ki özellikle Gergerlioğlu; çünkü o herhangi biri değildi, Erdoğan’a çok yakındı- yakalandığı tarihe dikkat edelim: Gülen Cemaati’nin medyasına onlarca polis ile yapılan baskınlardan birkaç gün sonra yapıldı. Gülen’e baskın, ABD, AB ve Almanya’nın çıkarları dahilinde değildir ki halen Gülen’in koruyuculuğunu yapıyorlar. Onun için bu gözaltılar yaşandı. Aslında aynı baskı Kürt basınına ya da solculara yönelik olsa, umurlarında olmayacaktı yani.

Bu gözaltılar, diğer yanıyla Erdoğan’a bir uyarıydı: Daha fazla ileri gitme. Çünkü Erdoğan, Batı için kontrol edilemez hale geldi. Erdoğan’a yönelik eleştiriler hem Washington’da hem Berlin’de arttı. Erdoğan’ın Almanya’daki seçim kampanyasında söyledikleri de hem Alman medyası hem de politikacılar tarafından sertçe eleştirildi. Ama tabii Alman politikacıların tavrı, Erdoğan insan haklarını çiğnediği için değil, artık kontrolden çıktığı içindi.

Erdoğan’ın El Nusra, El Kaide, DAİŞ gibi terörist grupları desteklediği biliniyor. Türkiye, enerji geçişi, Ortadoğu’ya askeri müdahale üssü olması ve büyük ticaret hacmi dolayısıyla Batı için önemli bir ülke. Ama Batı, Erdoğan’ın kamplaştıran, istikrarsızlaştıran politikasını da istemiyor. 

Fakat şimdi gelinen noktada AB -doğal olarak Almanya da- Erdoğan ve Türkiye’ye mülteci krizi dolayısıyla muhtaç kaldı. Binlerce Suriyeli yollara düşüp Almanya’ya geldi. Almanya şu anda mültecileri, kendi sınırları hatta Avrupa sınırları dışında tutmak istiyor. Mültecilerin çoğu Türkiye’den geldiği için de en iyi çözüm olarak orada tutulması görülüyor, bu nedenle Erdoğan’a ihtiyaç duyuluyor. Alman hükümetinin başka çaresi yok, çünkü kullanabilecekleri tek kişi Erdoğan. Erdoğan’ın seçimi tekrar kazanması da selamlandı zaten, hele ki daha da güçlenerek çıkması onları sevindirdi. Buradan da görüyoruz ki AB ve Almanya’nın Türkiye’nin demokratikleşmesi gibi bir derdi yok. 


Yani Almanya Erdoğan’ın planlarına onay mı veriyor?

Alman hükümeti, Erdoğan’ın DAİŞ’i destekleyerek bu kadar mültecinin oluşmasına bizzat neden olduğunu aslında biliyor ama şu anda bu gerçek, Berlin için bir şey ifade etmiyor. Berlin, Erdoğan’ın mülteci politikasını kullanmak istiyor ve karşılığında da ona para ve rejimine onay veriyor.

Merkel, seçimden iki hafta önce Türkiye’yi ziyaret etti ve sadece bu ziyaret bile AKP’nin seçim kampanyasına destek oldu. Çünkü o zaman AKP, bütün dünyadan izole bir şekilde orada duruyordu. Tam böyle bir zamanda Merkel, gidip Erdoğan’la beraber altın koltuğa oturdu. Erdoğan da kendisini başkan olarak onaylatmış oldu. Bu tabii onun için büyük başarıydı.


Avrupa Birliği de normalde seçimden önce açıklaması gereken “Türkiye İlerleme Raporu”nu seçimden sonraya bıraktı...

Evet, bu rapor tam da çok eleştiri barındırdığı için seçimden önce değil sonra açıklandı. Çünkü rapor, Erdoğan ve AKP yönetimi altındaki Türkiye’ye bir tokattı. Raporda insan hakları, basın ve adalet sisteminde geri gidişler olduğu belirtiliyor. Bu ikisini, AB’nin Türkiye’yi bir taraftan eleştirip öbür taraftan güçlü ilişkiler kurmasını, çelişki gibi görmemek lazım. Çünkü AKP, eskiden olduğu gibi sadece örneğin Kürt medyasına ya da sol medyaya saldırmıyor; diğer medyaya da polis zoruyla baskın yapıyor, editörlerini tutukluyor. Yine AKP’nin faşist öncüleriyle Hürriyet’in binası basılıyor, çalışanlarına saldırılıyor. Burada AB’yi daha çok ilgilendiren, Erdoğan rejiminin bu burjuva gazetelerine, kapitalist medyaya saldırıyor olmasıdır. Bunlar AB’nin, Avrupalı egemenlerin çıkarlarına ters düşüyor. Tabii hepsi de AB İlerleme Raporu’na yansıdı.

Fakat diğer taraftan Avrupa Birliği’nin, mülteci krizi dolayısıyla Erdoğan’a ihtiyacı var. Erdoğan dışında alternatifleri yok. Bu da gösteriyor ki, AB’yi Türkiye’nin demokratikleşmesi filan ilgilendirmiyor. AB, bu raporla sadece, “Ne yapıyorsan yap ama bari burjuva gazetelerini rahat bırak, çok fazla kaos yaratma, bu girişimciler için iyi değil” demeye getirdi.


FEHMİ KATAR/BERLİN




 İSTİHBARAT UZMANI ERICH SCHMIDT-EENBOOM: Alman istihbaratı korkuyor


Erich Schmidt-Eenboom, Almanya istihbarat servisi Almanya Federal Haber Alma Servisi (Bundesnachrichtendienst, BND) hakkındaki araştırmalarıyla tanınan bir Alman gazeteci, yazar. Konu hakkında “BND Alman Basınını Nasıl Kontrol Ediyor?/Wie der BND die deutschen Medien steuert” ve “Geheimdienst, Politik und Medien” isimli kitapları bulunan yazar, halen konuya ilişkin çalışıyor. Bazı medya organlarında yazarın, değişik istihbarat örgütleriyle çalıştığına dair iddialar da yayınlanmış, ancak hiçbiri kanıtlanamamıştı.


‘Köln’de ağ çok güçlü’

Gazetemize konuşan Schmidt-Eenboom, Almanya’daki istihbarat faaliyetinin Türk devletini “ortak” (partnerdienst) olarak gördüğünü söyledi ve devam etti: “Türk devleti, Federal Anayasayı Koruma Örgütü’nden (BfV) Kürtlerin yurtdışı ilişkileriyle ilgili bilgi alıyor. Bu ağ, BfV’nin güçlü olduğu Köln’de çok güçlü. Yasalar bu bilgileri aktarmayı engelliyor. Fakat bazı durumlarda, örneğin şüpheli terör meselelerinde bu tür bilgiler Türk devletine verildi.”


‘Paris Katliamı zedeledi’

Almanya’da Türk istihbaratının yasal olmayan yollarla Kürtleri ve diğer muhalif güçleri izlediğini vurgulayan Schmidt-Eenboom, 9 Ocak 2013’te Paris’te Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesine ilişkin ise şunları söylüyor: “Bu olayda, Türk istihbarat servisinin cinayet için de kullanıldığı açığa çıkıyor. Duyumlara göre bu durum, Türkiye, Fransa ve Almanya arasındaki istihbarat ilişkilerini zedeledi. Çünkü Avrupa ülkeleri, topraklarında katliam düzenlenmesini kabul etmek istemiyor.”

Türk istihbaratının Almanya’daki faaliyetlerinin Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından kuvvetlendiğini söyleyen Schmidt-Eenboom, bunun nedenini şöyle açıkladı: “Orta Asya cumhuriyetlerinde rekabet oluşmuştu. Türk devleti, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ardından Orta Asya’da büyük bir etki kazanmaya çalıştı. Alman devleti ve Türk devletinin çıkarları çatıştı. Türkiye, Alman devleti tarafından sürekli izlendi. Mesela Türkiye ile İsrail ilişkileri takip edildi.”


Camiler, acentalar, hava yolu şirketleri...

Türk devletinin de Almanya’da 90’lı yıllardan sonra kuvvetlenen bir istihbarat faaliyeti olduğunu belirten Schmidt-Eenborn, bu faaliyetin camiler dışında seyahat acentaları, hava yolu şirketleri ve başka merkezlerde yürütüldüğünü söyledi.

Kapatılan Türk ajanlar davasında Almanya Şansölyesi’nin etkisi olduğunu söyleyen araştırmacı yazar, “Bunun sebebi ise sanıklardan birinin Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan ile arkadaş olması. Bu durum, Türkiye-Almanya arasındaki ilişkiye bu aşamada zarar verirdi” diye belirtti.


‘Cezasız kalacak’

Peki bu durumda, istihbarat faaliyetinin mağdurları ne olacak? Mağduriyetleri cezasız mı kalacak? Araştırmacı yazar Schmidt-Eenboom, bu soruya şöyle yanıt verdi: “Ne yazık ki cezasız kalacak. 70 bin Euro kefaletle serbest bırakılan birinin ve haleflerinin istihbarat faaliyetlerini önlemenin imkanı yoktur. Almanya Federal Hükümeti ve Anayasayı Koruma Örgütü, Türk istihbarat servisini etkili bir şekilde durdurmaktan çekiniyor, korkuyor.”


DÎLAN BİÇER/HABER MERKEZİ



1463

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA