Şu AKP’ye dışarıdan müdahale meselesi

harunercan@gmail.com | 09 Eylül 2017 Cumartesi

HARUN ERCAN


İçeride AKP karşıtlığı etkisiz kaldıkça muhalif kitleler ayaklarının ucuna basıp yükselerek dışarıdan AKP iktidarına yönelik salvolara dikkat kesiliyor. Garip bir şekilde, “AKP iktidarının ipi dışarıdan çekilecek” gibi bir beklenti bulutu, sürekli muhalif siyasetin zihin dünyasında gel-gitler yaratıyor. Daha da kötüsü, 7 Haziran’dan bu yana Türkiye’deki muhaliflerin siyasi kültürünün parçası haline geldi. 

Birkaç güncel örnek verelim daha iyi anlaşılsın. ABD’nin eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ı Reza Zarraf ile birlikte İran ambargosunu delen kişiler arasına alıp yargılamaya dahil etmesi birden muhalefet için muazzam bir moral ve motivasyon kaynağı olabiliyor. Merkel ile Schulz’un seçim öncesi yaptığı münazarada AB’nin Türkiye ile ipleri tümden koparmaya ilişkin sinyaller vermesi “daha neler olacak neler” dedirtip muhalif yüzlere tebessüm salabiliyor. Muhalefetin tıkandığı dönemlerde en genç bireyin bile yazlığında Sözcü Gazetesi okuyup kendisi dışında bir “kurtarıcı” bekleyen emekli amcalara ve teyzelere dönüştüğünü gözlemlemek mümkün. 

Demokratik muhalefet imkanının azaldığı baskıcı rejimlerde çokça görülen sindirilmiş halk psikolojisinden bahsettiğimizin aslında herkes farkında. Bu mesele üzerine derinlikli düşünmekte fayda var. Başlamadan önce dışarıdan AKP iktidarını yıpratan siyasi hamleleri önce yerli yerine oturtalım. 

* Birincisi, ekonomik ve diplomatik yaptırımlar söz konusu değilse, AKP iktidarını söylemsel alanda, açıklamalar yaparak parmak sallayarak yıpratabilecek bir dış güç yok. Gezi ayaklanmasından bu yana iktidarın yaslandığı siyasi mimari, tam anlamıyla dışarıdan gelecek itiraz ve şikayetlere göre kurgulandı. 

* İkincisi, tüm muhaliflerin de net bir biçimde gördüğü üzere, AKP ve MHP kitlesini belirli bir ölçüde tutmayı başarabiliyorsa bunu tam anlamıyla “dış düşman tezi”ne borçlu. Yaptırımın olmadığı koşullarda, bu tezin sürekli güncel örneklerle besleniyor olmasından iktidarın endişe duyduğu hiçbir zaman olmadı. Malum, geniş milliyetçi ve İslamcı kitlelere ulaşabilen medya araçları tamamen iktidarın kontrolü altında. Her güncel “dış düşman” hamlesi içeride somut etkisi görülmediğinde kolaylıkla savuşturulabiliyor. 

Burada bir hatırlatma parantezi açalım; Rus uçağının düşürülmesinden sonra “dışarıdan” gelen yaptırımlı tavır iktidarı gerçekten yıpratmıştı. Avrupa ülkelerinin ve ABD’nin ortaya koyduğu söylemsel tavır ise hiçbir zaman o sertliğe erişmedi, erişecek gibi de görünmüyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yakın Türkiye siyasi tarihinin en önemli dönüm noktalarında verdiği kararlar üzerinden ne kadar çürümüş bir liberal düzen pazarlığında yaşadığımızı hatırlayalım. Cizre bodrumlarında insanlar bir yudum suya hasret öldürülürken, bedenlerini ölüme yatırmış Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın tutuksuz yargılanma talebini bile kabul etmeyen bir hukuki mercinin siyasi üstyapısından AKP’nin canını gerçekten yakacak yaptırımlar beklemek pek gerçekçi değil. İşin hakikati şu: Herhangi bir ülkede, iktidara yapılan baskılar ancak içeride ciddi ve örgütlü muhalefet olması durumunda çarpan etkisi yapabilir ve iktidarın kontrolünden çıkacak bir süreç başlatabilir. 

Muhaliflerin galiba en az farkında oldukları nokta şu: İktidar ile bu şekilde ilişki kurmak, yani kendi siyasi gücünü ikincilleştirmek, AKP iktidarının hakiki gücünü olduğundan büyük gösteriyor. Halbuki, siyasi enerjisi tükenmiş, içteki ayrıklıkları tavan yapmış, ancak güçlü bir liderlik kültü etrafında birleşmiş bir ittifak, aslında dışarıdan görüldüğünden çok daha fazla yaralanabilir bir haldedir. Sürekli ve etkili muhalefet görmesi durumunda kendiliğinden yaptığı hatalar da katlanacaktır. 

AKP içinde, hakiki İslamcılar ile pragmatikler arasında ancak Erdoğan’ın yönetebildiği bir suni denge var. Mesele bu dengeyi derinleştirmek değil. Erdoğan’ın arta kalmış MHP ile de bir ittifakı var. Mesele sözde MHP ile Erdoğan’ın ittifakını koparmak da değil. Öncelikle bir şeye ikna olmak gerekiyor: Türkiye’deki muhaliflerin seçimler ve eğilimler üzerinden çıkardığı siyasi haritayı rafa kaldırmak gerekiyor. Yani siyasetin kurucu dinamiğinin; toplumların değerleri, kimlikleri ve sembolleri üzerinden şekillendiği tezini terk etmek gerekiyor. Türkiye’de toplumların siyasi eğilimleri ve konumlanmaları, diğer tüm Ortadoğu toplumlarında olduğu gibi toplumdaki güç algılarına, kayıp-kazanç hesaplarına ve hakiki bir direniş olacaksa ardından gidilmeye değer bir irade arayışına dayanıyor. 

İktidar, hiç de göründüğü kadar mermerden değil. Muhalefetin yapabileceği en önemli şey, dışarıya hiçbir suretle bel bağlamadan, sürekli ve yaratıcı eylemlerle iktidarın yarattığı güç algısını kırmak, kayıp-kazanç denkleminde iktidarın kurduğu korkunç adaletsizliği ifşa etmektir. Ancak bu başarılabilirse halkın mahpus edilmiş bölümü kendi evlerindeki cezaevlerinden çıkabilir, iktidar göklerden inip müzakere masasına oturabilir. Bu süreç başarılabilirse ardından gidilmeye değer bir muhalif irade olduğuna halklar ikna edilebilir. Artık herhangi bir Ortadoğu ülkesinde; süreklileşmeyen, dik duramayan, yeterince kararlı olmayan ve tatile gitme lüksü olduğunu düşünen bir muhalefetin ardından gidecek halk gerçekliği yok. 



1420
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: