HDP siyasi kriz mi yaşıyor?

harunercan@gmail.com | 12 Ağustos 2017 Cumartesi

HARUN ERCAN


HDP’nin önce Amed, sonra İstanbul şimdi de Wan’da gerçekleştirdiği Vicdan ve Adalet Nöbeti eylemlerinin yaratabildiği sınırlı etki üzerinden başlayan bir tartışma var. Türkiye cenahından sol-liberal çevrelerin başlattığı bu tartışmanın merkezindeki soru şu: “HDP siyaseten neden kayda değer bir etki yaratamıyor?” Malum, CHP’nin Adalet Yürüyüşü sonrasında tüm muhalif cepheden beklentiler yükseldi. CHP’nin yürüyüş sonrasındaki gevşemiş hali ve siyasetteki boşluk, spotları HDP’ye çevirmiş durumda. Peki gerçekten de HDP siyasi kriz mi yaşıyor? Bu tartışma nasıl yürütülüyor ve eksik olan parçaları neler? 

HDP ve DBP’nin eylemleriyle kitlesellik ve siyasi etki yaratamaması açıklanırken bahsi geçen ilk faktör, haliyle devletin baskı ve engelleme politikası. Eşbaşkanları ve vekilleri ile binlerce çalışanı cezaevinde olan bir partinin örgütsel bir kriz yaşamaması eşyanın tabiatına aykırı olurdu. Ama diğer yandan, Kürt mücadelesinin tarihine aşina olanlar şu suali de soruyor: Baskı ve engellemelerin had safhada olduğu dönemlerde de legal Kürt hareketi bir şekilde siyaseten etki yapacak düzeyde yeniden var olmayı başarmıştı. Neden şimdi durum farklı? Sol veya liberal aydınlar bulundukları siyasi çizgiye göre Kürt mahallesindeki hareketsizliği hendek ve barikatlara yönelik halk tepkisinin sürüyor olmasına veya HDP’de liderlik boşluğu olmasına yoruyor. Elimizdeki meseleyi bu kadar sığ analizlerle açıklamak mümkün değil. Öncelikle, Şemdinli’deki toplu işkence hadisesinden de görülebileceği üzere, “Kürtler savaşın içinde yaşıyor”. Elimizdeki meselenin, biri hükümetin uyguladığı makro politikalarla diğeri de halkının güncel siyasi algısı ile alakalı iki temel ekseni var.

İlkiyle başlayalım. Kürt hareketinin silahlı kanadına yönelik tavizsiz bir savaş politikasının yanı sıra doğrudan halka sirayet eden üç devlet politikası var. Birincisi, “kurumsuzlaştırılma” politikası. Kürtler 1 yılı aşkın bir süredir tam anlamıyla 1990’lı yıllarda olduğu gibi direnişi süreklileştirebilecek araçlardan yoksun. Yani DBP-HDP’nin halka dokunabilme imkanları bir yıldan fazladır büyük ölçüde kesilmiş durumda. TV-radyo kanalları, belediyeler, dernekler ve halka dokunan başka ne varsa, artık yok. İkincisi, toplumun her kesimine itinayla dokunan tutuklama politikası etkili. Binlercesi cezaevlerinde olan normal parti çalışanını bir yana bırakalım, doktorlardan iş insanlarına, gazetecilerden sendikacısına her yere her hafta dokunan ve kitleleri pasif öz savunmaya yönelten bir tutuklama politikası var. Üçüncüsü, kentlerde yaz süreciyle birlikte gündelik hayata fazlasıyla sirayet eden yeni bir “güvenlik” konseptine geçilmiş olması. Kent savaşları sürecinden bu yana kentlerin giriş-çıkışlarında ve stratejik noktalarında kurulan güvenlik noktaları duruyor ama ağırlığını yitirmiş durumda. Kontrol ve disiplin işi artık mobil şekilde hareket eden kolluk kuvvetleri ile yapılıyor. Özellikle hava karardıktan sonra başlayan mobil güvenlik konsepti akşamları sürekli kimlik kontrolleri demek. Haliyle, bu “topyekün kontrol” uygulamaları, insanları kamusal alandan uzaklaştıran ve iş saatleri dışında da evlerinde veya kapalı mekanlarda oturmaya sevk eden bir etki yapıyor. Sokaklar önceki zamanlara kıyasla oldukça sessiz, halk temkinli. 

İkinci eksen, Kürt halkının siyaset okuması ve algısı ile alakalı. Verili koşullar altında barışçıl sokak eylemlerinin, maliyeti ile kıyaslandığında, herhangi bir derde çare olmayacağına ilişkin yaygın bir algı var. Yani halk, gözaltına alınmanın ve fiziksel şiddete maruz kalmanın neredeyse garanti olduğu sokak eylemlerinin yarardan çok zarar doğuracağına ikna olmuş görünüyor. Hatta, halkın bir bölümü, bu koşullardaki kitleselleşmenin daha fazla gözaltı, tutuklama ve ölüm getireceğini düşünüyor. Ama mevzu bundan ibaret değil. Daha da önemlisi, sürmekte olan düğümün Ortadoğu ve ziyadesiyle Rojava üzerinden çözüleceğine dair bir algı var. Halk, bu yüzden bir yandan beklemeyi mantıklı bulurken diğer yandan da Kürt meselesinin reelpolitik hakikatinin artık 2000’li yıllarda olduğu gibi Kürt kimliğinin tanınması ekseninden Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme eksenine kaydığının farkında. Devletin son süreçteki katı milliyetçi refleksleri de Kürtlere bunu hemen her gün hatırlatıyor.  

Peki bu koşullar altında, Kürt coğrafyasında siyaset namına yapabilecek bir şey yok mu? Elbette var. Lakin sokaklar, meydanlar ve parklar yani kamusal alanlar şu an kapatılmış durumda. Hükümetin OHAL koşullarında, bu alanlarda yaz boyunca siyaset yapma ve kitleselleşme şansı tanımayacağı aslında başından belliydi. Buna rağmen Vicdan ve Adalet Nöbeti eylemlerinin parklara sıkıştırılmış olması naif bir yaklaşımın ürünüydü. Bu koşullarda, bunun gibi bir eylemselliğe başlamadan evvel, siyaset kurumuna olan inancın halk nezdinde yeniden inşa edilmesi için yeni bir barış söylemiyle tohumlar atılması gerekiyor. Çünkü halk, savaşın gölgesinde, siyaseten özneleşme girişiminin kısa vadede sonuç üreteceğine olan inancını yitirmiş durumda. 

Hangi siyasi parti olursa olsun, Kürt coğrafyasında gündelik hayatın içinde, siyaseti normalleştirilmeden ciddi bir hareketlilik yaratmak pek mümkün değil. Halkı bir yere çağırmak yerine, öncelikle halk neredeyse oraya gitmek gerekiyor; taziyelerden düğünlere, Cuma namazlarından esnaf ziyaretlerine, 40 derecede işçilerin çalıştığı şantiyelerden pazarlara, mahallelerde ve köylerde gerçekleştirilecek ev ziyaretlerine kadar halka temas edecek bir yol açılması gerekiyor. Diğer bir deyişle, kurumsal siyasetin engellendiği koşullarda, etkili bir siyasi hamle yapmadan önce, merkezinde “vicdan” veya “adalet” kavramları değil, yeni bir “barış” konseptiyle doğrudan siyasete dönmek gerekiyor.



2196
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: