ABD’nin sıradan bayağılıkları

17 Temmuz 2017 Pazartesi

FERDA ÇETİN

Bir haber ve bir resim: Sadece kubbesinin bir bölümü sağlam kaldığı için cami olduğu anlaşılan bir enkaz. Enkazın etrafında, birbirinin üstüne çökmüş başka binaların enkazı. Fotoğrafın altında traji-komik haberin başlığı: Musul zaferinin sonrası düşünülüyor.

 “Zafer”e yol açan savaş, 18 Aralık 2010’da, Tunuslu Muhammed Buazizi’nin kendisini yakmasıyla başlamıştı. Tunus’tan başlayıp Mısır, Yemen, Cezayir, Suudi Arabistan, Ürdün, Fas, Irak ve Suriye’ye sıçrayan halk ayaklanmaları tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’yı sarmaladığında “zafer”in yolu açılmıştı. Ayaklanmalar demokrasi talepliydi. Hepsi de yolsuzluk, siyasi yozlaşma, otoriter rejimler, işsizlik ve yoksulluğa tepki hareketleriydi.

Birkaç istisna hariç, bu ülkeler büyük şirketlerin çıkarlarını koruyan, tamamen halkın aleyhine yönetimlerden oluşan, tümü otoriter ve ABD ile iyi ilişkiler içinde olan, uluslararası gerici bir konfederasyon niteliğindeydi.

"Zincirin en zayıf halkası” sisteme karşı ayaklanmış ve mevcut iktidarların değişmesini istiyordu. Ortadoğu’da, halk ayaklanmaları domino etkisiyle yayılıyorken, DAİŞ diye bir örgüt “türedi”. Çok kısa bir sürede Irak ve Suriye’nin tamamına yakın hakimiyet kurdu. Kafa kesen, tecavüzcü, talancı bu katiller çetesinin sesi, bindikleri “sıfır kilometre” Toyota’lardan daha hızlı yayılıyordu. Nitekim son yüzyılın en büyük göçü yaşandı, milyonlarca insan yaşadığı yerleri terk etti.

Tüm dünyanın korku ve merakla izlediği bu başa çıkılmaz belayı bertaraf edecek daha büyük bir güce ihtiyaç vardı. Uluslararası güvenlik, özgürlük, insanlığın ortak değerleri, uygarlık, uluslararası nizam gibi, savaşların saygın(!) nedenleri ortaya çıktığında, her zamanki gibi ABD fedakarlığa(!) hazırdı. 

Savaş, çok büyük yıkımlara ve insanlık adına onulmaz yaralara yol açtı. DAİŞ, Türk devleti ile yaptığı ortak planlama çerçevesinde, 2014 Ağustos’unda eş zamanlı olarak Şengal ve Kobanê’yi kuşatmaya alarak saldırmaya başladı. Şengal’de büyük bir soykırım yaşandı, Kobanê tümden yıkıldı. 

Kürtler, bu savaşın en büyük mağduru oldu. Ama ağlaşan, boyun eğip teslim olan bir mağduriyet değildi bu. Kürt halkı adına HPG, YJA/STAR, YPG, YPJ amansız bir savaş yürüttü. Irak ve Suriye ordularının, karşısında iki gün direnemediği bu katiller çetesi önce Serekanîyê’de yenilgiyi tattı. Sonra Şengal’de ve Kobanê’de yenildiler. DAİŞ’in Şengal’de, Kobanê’de, Kerkük’te, Rojava’da ve Suriye’de yenilgiye uğraması; DAİŞ karşıtlarının da örgütlenerek savaşmalarının yolunu açtı ve bu günlere gelindi. 

11 Temmuz günü ABD’de, 70 ülkenin katılımı ile “DAİŞ sonrası ne olacak?” konferansı yapıldı. Konferansa, Türkiye gibi DAİŞ’e doğrudan yardımda bulunan ülkeler çağrılırken, DAİŞ’e karşı savaşan ve binlerce evladını şehit veren Kürt temsilcileri çağrılmadı. 

Aynı tarihlerde, ABD’nin öncülüğünde Cenevre’de, Suriyeli muhaliflerin katılımıyla hiçbir önemli karar ve kayda değer bir sonuç alınmayan 7. Konferans yapıldı. Bu konferansa Suriye sahasında hiçbir gücü, etkisi, halk desteği olmayan ne kadar döküntü varsa çağrıldı, ama Suriye’deki en önemli aktör PYD çağrılmadı. 

Çünkü ABD, her defasında farklı bahaneler ve geleceğe ertelenmiş iyilik vaadleri ile Kürt halkını oyalıyor. Dünya kamuoyu önünde ve resmi platformlarda, PYD’nin meşruiyetini şüpheli hale getiren bir politika güdüyor. Savaş alanında savaşçıları ziyaret ederek, silah yardımı yaparak bu sinsiliği örtmeye çalışıyor.

ABD mevcut politikaları ile Kürtleri Suriye ve Irak’ta demokrasinin kurucu aktörlerinden biri olarak kabul etmiyor. ABD için Kürtler sadece iyi savaşan, savaşırken her şeyi göze alan korkusuz ve cesur savaş ortaklarıdır. ABD’nin PYD’yi görmezden ve tanımazdan gelme politikası, Kürtlerin inşa ettikleri yaşam ve yönetim biçimini değersizleştirme politikasıdır.

YPG/YPJ, SDG Rojava ve Suriye’de DAİŞ’e karşı savaşan, binlerce şehit ve binlerce yaralı ile büyük bedel ödeyen, DAİŞ’in başkent ilan ettiği Rakka’yı düşüren önemli bir askeri güçtür. Bu güç savaş için örgütlenmiş bir güçtür, halk savunma gücüdür, savaştan sonra da toplumun güvenliğini sağlamakla görevli ve sorumludur. 

Siyasi irade ise Kuzey Suriye Federasyonu’dur, Özerk kanton yönetimleridir ve PYD’dir. ABD işte bu iradeyi tanımamaktadır. ABD, Suriye’deki savaşın kışkırtıcısı ve çete destekçisi Türk devletini ve Suriye’de hiçbir hükmü olmayan savaş suçlusu konumundaki çeteleri muhatap alırken, Kürtlerin meşru temsilcilerini neden kabul etmemektedir? 

Eski Pentagon yetkililerinden Derek Chollet, ABD yönetiminin Avrupa ve Ortadoğu’daki koalisyon müttefikleriyle paylaşabileceği net bir savaş sonrası stratejisinin bulunmadığını belirtmektedir. Chollet, “ortaklarla çalışan ABD’nin, zaman içinde IŞİD’e ciddi bir askeri darbe vuracağına dair şüphe yoktu. Ama hepimiz biliyorduk ki asıl bundan sonra ne geleceği önemliydi. Ve şimdi kendimizi o aşamaya geldik. Şimdiki yönetim, temelde, süregelen IŞİD karşıtı stratejiyi yakından takip etti. Fakat bugün yüzleştiğimiz çatışma sonrası şartları için başvurulacak bir stratejisi yoktur.”

Savaşın sonlarına doğru gidildikçe, önemi artan bu sorunun yanıtını tüm yalınlığıyla başka bir Amerikalı veriyor.



2214
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA

Yazarın Tüm Yazıları: