25 Temmuz 2010
|
 | ‘Çarpıcı bir şehir edebiyatıdır Mehmed Uzun’un yapmaya çalıştığı. Belki de romanın yazılışından 25 yıl sonra cesur bir kararla “ölümüne” ülkeye ve şehre kesin dönüş yapmasının bilinçaltına ve edebiyatına nakşolunuşun hikâyesini o ilk metinlerde aramak da gerekiyor…’
|
|
Mehmed Uzun’un bir sürgün yazarı olduğunu ifade etmek yeni bir şey olmasa gerek. Bu zaten biliniyor. Ama sürgünlükten şehirli ve modern bir edebiyat, aynı zamanda da yasaklı dil Kürtçe’nin edebiyatını “yarattığını” söylemek, bir miktar provokatif ifadeler çağrıştırsa da önemli olsa gerek.
Yirmili yaşlarında genç bir insandır Mala Bro Dirêj’lerin Hemê’si. 1970’li yıllar ve bir Kürt dergisinin (Rizgarî) yazı işleri müdürüdür. Yazdığı siyasal yazılardan ve sorumlusu olduğu dergiden dolayı yargılanmaktadır. Yargılayan Devlet Güvenlik Mahkemesi’dir. Savcılar, dergi ve derginin yazarı, sorumlusu, Uzun’u, yargılamaktan öte, “Kürde dair” yokluğu kanıtlama telaşı üzerine iddianameler hazırlama telaşındadırlar.
“Tavukların bile dillerinin Kürtçe’den daha zengin olduğunu, Kürtçe’nin uyduruk bir dil olduğunu, hatta bir dil dahi sayılmayacağını” ve adeta “Kürtlerin hiçbir zaman var olmadıkları” resmi tezleri üzerinden siyasalarını bina ederek genç dergi yazarının yüzüne karşı ısrarla söylemektedirler.
Çaresizdir. Hiçbir şey yapamamaktadır. Israrla “Bu halk da, dili de vardır. Ben evimde anamla babamla, tüm etrafımdakilerle bu dille, Kürtçe ile konuşup anlaşıyorum. Eğer bu dil yoksa o halde benim konuştuğum nedir?” dese de; sonuç değişmemektedir. Sonuç, en sıradan tabiriyle sonu hapislere varan ağır cezadır. Bu cezai yaptırımın adına da “hukuk” denilmektedir.
Geçen asrın bütün o 70’li yıllarının Türkiye’sinin Kürtlere dair davaları “Kürtlerin yokluğu” ve o teze karşı ciddi “varlık” savunmalarının; savcılara, yargıçlara karşı yapıldığı bir dönemin ürünü, hesaplaşmasıdır adeta…
Bir yanıyla bu derin hesaplaşma sürerken, öte yanıyla da yazarın kafasında meşgul edici bir realite vardır. Kürtçe olarak konuşulan dil, cumhuriyet boyunca son derece daralmış / daraltılmıştır. Kürt dilinde yazmak isteyenler, Kürtçe ile edebi olarak ilgilenmek durumunda kalanlar, modern yaşamdan uzaklaştırılmış bir dille karşı karşıyadırlar. Ve bu daraltılmış, sıkıştırılmış dille edebiyat yapmaya yeltenenlerin işi gerçekten zordur. Sadece gündelik konuşmalara yanıt olabilen dille edebiyat yapmak için ciddi çalışmalara, gayretlere, araştırmalara ve altyapıya ihtiyaç vardır.
Yazarın önünde alternatifleri olmakla birlikte sınırlı kaynak(lar) vardır… Kürtçenin konuşulan bütün lehçeleri ve şiveleri iyice taranmalıdır. 1900’lerden itibaren diasporada Kürtler adına yapılmış bütün entelektüel çalışmalar incelenmelidir. Bir de klasik ve geleneksel Kürt Edebiyatı’nın kayıt altına alınmış bütün örnekleri yeniden gözden geçirilmelidir. İşte belki bunlardan sonra modern Kürt Edebiyatı’nın önü açılacaktır. Hedef en “kaba” tabiriyle yazar açısından budur…
Bu duygularla, bunun belki de ruh haliyle hem savcılara hem de sonrasında diğer “yoksayıcılara” uzun bir zaman dilimi içinde, kendi bedenini de ortaya koyarak sürgünlüğü tercihinin edebiyatıdır aslında Mehmed Uzun’un edebiyatı.
‘Nar Çiçekleri’ adını verdiği deneme kitabında; 1977 yılının yazında welatê xerîbiyê’ye giden yolda, sürgünlüğün bir gerçek olarak, yaşamına girdiğini ve iki yüzyıllık bir zaman kesitine yayılmış sürgünler kervanına kendisinin de katılmasını bu sebeple vurgulayarak; “Sıra bendeydi. Ülkemi terk etmek zorunda kalıyordum. Sıcak bir yaz gecesi, ışıldayan ayın kaybolmasından sonra, zifiri karanlıkta sınırı geçerek, karanlık welatê xerîbiyê’ye ilk adımımı attım” demesi bundandı(r).
‘Mirina Kalekî Rind’ romanında da bu çıkışın devamını şu cümlelerle dile getirir. “O gece sınırı arkamızda bırakıyorduk… Yüzümüzü uğura çevirmiştik, sırtımızı feleğe… Saatler süren bir yürüyüşten sonra sınırın öte tarafına geçtik. Bu yürüyüş zamanın ve hayatın sıfır noktası üzerindeydi. Hem zaman, hem de hayat o sıfır noktasında duruyordu. Sınırı geçtiğimizde tekrar bir başka zaman ve hayat noktasına ulaşmış olduk. Sınırı arkamızda bıraktığımızda döndüm ve bir kez daha arkama baktım.”
Döndüğünde ve arkasına baktığında belki de ondan sonraki bütün hayatı boyunca edebiyatına yol açacak ve yön verecek Kürtlerin simge şehri Diyarbekir’i görür. Görmüştür ki onu, Diyarbekir’i, ilk romanı ve sürgünde yazılmış olup, 1983’te yayınlanan ‘Tu’ (Sen) adlı romanında adeta romanın başkişisi yapar. Romanın kurgusu Diyarbekir üzerine, şehirde yaşananlar üzerine kurulur.
“Diyarbakır var ya bu Diyarbakır, yurdumuzun güzelliğidir, yürek ağarımızdır. Hem yaşama umudumuz, hem beynimizdeki sancımızdır. Acayip bir şehirdir. Kadim ve hünerlidir. Sestir, renktir, aydınlıktır, acıdır, güzelliktir. Karışıktır. Her şeyi birbirine karışmıştır. Onu anlamak zordur. Hem yaşatır, hem öldürür. Hem sever, hem de öfke duyar. Hem sadık ve yardımcıdır hem de kıskanç ve cimri” der.
Kendisi bilmiyordur! Çünkü uzaklardadır. Haberi var mıdır şehrin(in)! Şimdi oğulları, kızlarının onu sevdikleri için öldürüldüklerini, zincirle, prangayla bağlandıklarını biliyor mudur? Bütün bunlar yazarın merak sebebidir.
Bu ve benzer edebi metinleri, denemeleri yazdığında ruhu ve bedeninde 5-6 yıldır ayrıldığı Diyarbekir’in hasreti ve özlemi vardır. Kolları bağlı, cehennem yürekli yiğitler, sevdiği şehrin zindanlarında mahpustur. Hayaları burulan yiğitler diri diri yakılmakta, işkence görmektedirler şehrin mahpushanelerinde. O, şehirden uzaktır. Ve şehir, ilk edebi eseri ‘Tu’ romanına bu sebeple nakşolunmuştur.
Ayrıca bu ilk roman ‘Tu’da anlatılanlar, simgesel bir böceğe anlatılmaktadır. Uzak ve sürgün diyarlarda, ancak o böcek, Kêz Xatûn, o sırra ortak olma hakkına o günlerde sahip olabilmektedir.
Yıllar sonra, ‘Tu’ romanının yazılışından neredeyse 20 yıl sonra Mehmed Uzun’un rehberliğinde kuzeyin soğuk ve uzak ülkesi İsveç’in Stockholm şehrinin eski antik mekânları olarak anlamlandırılan Gamlastan semtinde dolaşırken daracık sokakları, eski evleri, parke taşlı yolları, mekânla örtüşen kafelerini bana gösterip anlatırken; “Ben buralara geldiğimde işte bu gördüğün mekânlarda kendi Diyarbekir’imi yarattım. Beni, uzakta kalan Diyarbekir ve burada yarattığım Diyarbekir hayata bağladı” derken, sanki yeniden ‘Tu’ romanına dönüyordu:
“Kokusu sarhoş eder insanı, dikenleriyse can yakar. Seçkin ve müstesna bir şehirdir. Derdi, tasası çoktur. Macerası büyüktür” dediğinde ise sanki “Bir mısra boyu maceramız” diyen şaire, Ahmed Arif’e gönderme yapmaktadır kuzeyin soğuk ve uzak şehrinden, Mehmed Uzun. “Acayip tuhaf şeyler gelmiştir başına. Yaralı ve yorgundur. İncinmiştir. İnler. Kim bilir kaç krala, beye, prense, mire makam olmuştur. Kaç ordunun toprağına basarak geçtiğini kim bilebilir. Ama en büyük derdi Diyarbakır’ın, özgürlük ve kendisi olarak yaşamaktır.”
Sonra bir çağrı yapar; “Ey krallar, gelin. Ey vezirler, yaverler gelin. Baldırı çıplaklar, yalın ayaklılar, gelin. Ey bozguncular, ey yedi şehrin uyuz itleri gelin. Yiğitler, savaşçılar, inancının yoluna baş koyanlar gelin” der.
Çığlık çığlığa ve iniltiyle açılan şehrin kapılarını bir şehir edebiyatı yaparak ‘Tu’ romanında tam 13 sayfa kesintisiz anlatır. Çarpıcı bir şehir edebiyatıdır Mehmed Uzun’un yapmaya çalıştığı. Belki de romanın yazılışından 25 yıl sonra cesur bir kararla “ölümüne” ülkeye ve şehre kesin dönüş yapmasının bilinçaltına ve edebiyatına nakşolunuşun hikâyesini o ilk metinlerde aramak da gerekiyor…
“Ya işe böyle” der böcek Kêz Xatûn’a; içinde olduğu Diyarbekir’i ayrıntıyla tarif ederek. “Tuhaftır, birçok yüze, görünüşe, şekle sahiptir. İnsan Diyarbakır’ın içinde dolaştıktan sonra onu kendince betimleyebilir. Tanımlayabilir, hayal edebilir. Herkes kendi kişiliğine göre, adet, kültür ve tarihine göre onun halini, süsünü, düzenini dile getirebilir.”
Aslında ilk romanı olan ‘Tu’ ile Mehmed Uzun bu şehirli edebiyatının ipuçlarını da verir. Şehir kurgusu hemen hissedilir ‘Tu’de. Ve sonrasında gelen diğer romanlarında da öyle…
Hissedilir ki; şehirlilik kültürüne ulaşabilen bir roman gerekliliği üzerindeki ısrarın edebiyatıdır Mehmed Uzun’un edebiyatı. Bu ilgi ve ısrar; çok kısa bir zaman dilimi içinde şehirli okurun da ilgisine mazhar olur. Şehirli, bir başka yönüyle adeta kendisini görür Mehmed Uzun’un romanlarında, denemelerinde.
‘Tu’ romanında Diyarbekir üzerine kurulmuş düşsel, masalımsı bir edebiyattan, ‘Mirina Kalekî Rind’da, yeni sürgün ülkesindeki şehrinin Stockholm’un daracık sokaklarındaki, Diyarbekir izdüşümünü paylaşır bu kez…
“Yeni sürgün ülkemde beyaz ve geniş evler gördüm. Çok güzel beyaz evler. Günümüze ait olmayan evler. Dar sokaklarla sarılmış evler. Sağlam evler. O güzel, eski evler boyuna yalnızlık ve gurbetimi hatırlatıyorlardı bana” derken; duygularını, düşüncelerini o şehrin sokaklarının parlak taşlarına sanki gözleri ve duygularıyla yazar.
“Evlerin gölgelerine âşık taşlar, çocukluğumun taşları gibi düzgündüler. Onları da çocukluğumun taşları gibi okşayıp sevdim. Taşların, evlerin temellerinin karıştığı yerlerde yaşlı kitapçılar tanıdım. Oturup kahve içtim onlarla ve kitapları seyrettim. Yabancı dillerde yazılmış çok güzel kitaplar gördüm oralarda.” O dilleri bilmemesine rağmen o kitaplardan kimilerini alıp uzak ve soğuk ülkedeki (İsveç-Stockholm) evine götürür. Ülkeden ayrıldığında yanında götürdüğü ve duvardaki kurumuş kırmızı gülün altına güzel bir raf yaparak kitapları o rafa dizer. (Ölümünden iki yıl sonra Diyarbakır Sümer Park Kültür kompleksi içinde Mehmed Uzun adına açılan kütüphaneye bağışlanan 30 koli kitaplarını tek tek açarak düzenlerken, Uzun’un sürgün ülkedeki kitapları ediniş serüvenini bir kez daha anımsadım.)
Kitapları rafa koyduğunda hüzünlenir ve “Kitaplara baktığımda, kendi dilimle yazılmış çok eski bir kitabın da aralarında olmasını çok istedim. O da yabancılığıma ortak olsun istedim” diye düşünür ve sanki o eski ama yeniden kendisi tarafından yazılacak olan kitabın hikâyesini yazmanın bizzat kendisine kaldığını hissederek yeniden yazar.
İşte böylesine şehir cümlelerini Mehmed Uzun’un romanlarında sıkça okumak mümkün. Diyarbekir ve Stockholm, Mehmed Uzun’un edebiyatında iki farklı ve önemli iki şehir olarak yer etse de; Uzun’un diğer kitaplarında da yer alan başka sürgün şehirleri de var.
Mesela Ortadoğulu yıllarında Şam ve Beyrut başka iki önemli şehirdir. Yine çok önemli bir Kürt modern edebiyat klasiği olduğu daha bugünden belli Hawara Dîcleyê (Diclenin Yakarışı)’de Cizre, İstanbul, Girit ve Şam, Mehmed Uzun’un sayfalarca anlatadurduğu sürgün şehirleridir.
Uzun’un entelektüel yaşamındaki bölünmüşlük, parçalanmışlık, yazarlığına ve yazdıklarına, bir de şehirlerine hissedilir derecede yansımaktadır. Bir başka yönüyle, bunun değişik cepheden yansıyan yüzü; anadili Kürtçe’nin yanında çok dilliliğe ve çok kültürlülüğe gönderme yaparcasına Kürtçe edebiyatla birlikte Türkçe ve İsveççe de edebiyat yapmasıdır.
Edebiyatındaki bu birkaç dilli zenginlik gerçek manada bir zenginliğe işarettir. Bu sıkı bir edebiyatçının, çokşehirli edebiyatının da zenginliğidir.
Mehmed Uzun, modern edebiyatta Kürdî duruşta ısrar ederken, kendini sadece tek şehirle sınırlamamıştır. Aslında bu biraz da koşulların dayatması sonucunda vuku bulmuştur. Mesela Orhan Pamuk için İstanbul, Proust için sadece Paris varken; Uzun bir sürü dolambaçlı yollardan geçip badireler atlatarak Diyarbekir-Stockholm hattında bir dizi şehirle yolu kesişerek Kürtçe’sine destek olarak da Türkçe ve İsveççe’yi de yanına katıp ısrarcı bir şehirli edebiyat yapmıştır.
Kendi ifadesi ile bu macerasında, anadili Kürtçe’nin dışındaki diğer diller, Türkçe ve İsveççe onun ufkunda yeni pencereler açmıştır. Bu çokdilli ve çokkültürlü perspektifin içinde; modern zihniyetle edebiyat yaparken, taşradan beslenerek ama taşralılığı da kıran evrensel edebiyata ulaşıp, evrensel edebiyatın Kürtçe ile buluşmasının zorunu başarmanın güzelliğine de dikkatini çekmenin vurgulamasını yapmak gerektiği kanısındayım.
Aslında bu cepheden baktığımızda Uzun’un edebiyatı taşralılıktan edebi olarak kurtuluşun da edebiyatıdır demek sürpriz sayılmamalı. Bu yönüyle kendisinden öncekilerin modern Kürt edebiyatı anlamında lokal kalmalarına da sıkı bir yanıttır.
Peki, o halde böylesine edebi, kültürel, politik; birçok alanda adından söz ettiren bir şehirle, yani Diyarbekir’le buluşan ve bunda da ilkesel manada ısrarda ısrar eden Mehmed Uzun; “Diyarbekir’in edebiyatı üzerine ne der?,” diye bir gün kendisine sorduğumda; “Tıpkı James Joyce’s’un önemli eseri Ulysses’te anlattığı Dublin’i gibi, entelektüel bir Kürdün Diyarbakır’da geçirdiği bir günü, 24 saati anlatan bir roman yazmak isterdim. Hatta ‘isterdim’ sözü biraz fazla kaçtı. Belki ilerde yazacağım da! Mesela Mehmed Uzun’un Diyarbekir’i gibi. Kırılmışlıkları, acıları, hüzünleri, beklentileri, devlet-toplum ilişkilerini, sivillikleri, insanı, vakur duruşu ve daha birçok şeyi. Şehre ve insana dair olan hemen her şeyi anlatan Dîyarbekir’in 24 saatini…”
İşte belki de benim Mehmed Uzun okumalarımdan ve kendisi ile defalarca yaptığım uzun sohbetlerden böyle bir denemede belki ilerisi için daha kapsamlı bir şehir ve Mehmed Uzun araştırmasına ipuçları olabilecek ilk elden söyleyeceklerim bunlar.
Son noktayı koyarken bir cümle daha edeyim, ama uzunca…
İnanıyorum ki; biz Kürtler, Mehmed Uzun’a cidden borçluyuz. Kürt dilinde modern edebiyatı ayakları üzerinde dik durdurarak dosta düşmana yazıp, anlattığı için…
Sanıyorum ki; Türkler de Mehmed Uzun’a çok şey borçlular. Anadolu ve Mezopotamya halklarının verimkâr coğrafyasından böylesine evrensel bir yazar çıkıp dosta / düşmana ses verdiği için…
İsveçliler de inanarak söylüyorum ki; Mehmed Uzun’a borçlular. Bu sesi ve soluğu onların “sürgün” ülkesinden dünyaya anlattığı için…
Ve şimdi söylediğime ben canı yürekten inanıyorum ki; Dünya da Mehmed Uzun gibi mazluma ve mağdura dil olarak, eğilip bükülmeyip dik durarak çokdilli ve çokkültürlü bir yazarlık örneği gösterdiği için borçlu…
O halde haydi Mehmed Uzun’dan ödünç aldığımız borcu bugünden, buradan başlayarak bizzat kendisine ve halkı, Kürt Halkına ödemeye…
Var mısınız?
*Bu metni dilerseniz Mehmed Uzun eskizleri olarak kabul edin. Çünkü bu metni Uzun’un hastalık sürecinde hazırlamış ve bir konferansta sunmak için konferans öncesinde kendisine de okumuştum. “Bu metin, aslında mükemmel bir kitap olabilecek ve genişletilebilecek bir çalışmanın ön taslakları” demişti. “İlerde fırsatım olursa yaparım” demiştim. Sonra metni, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki “Mehmed Uzun Konferansı’nda da sunmuştum. Şimdi bir kez daha ve bu kez üç yıl sonra PolitikART için yeniden eklemelerle elden geçirip düzenleyerek sunuyorum.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|