11 Mart 2010
|
| Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, „ortada halk oyuyla kabul edilmiş bir Anayasa olduğundan, 12 Eylül darbecilerinin yargılanamayacağını, geçici 15. madde kaldırılsa bile bu durumun değişmeyeceğini“* ifade etmiş… Mademki hareket noktası halk oyu ve bu yolla kabul gören anayasa, öyleyse dönemin ‘halk oyu’nun ne tür bir sürecin ürünü olduğunu ele alarak başlayalım.
|
|
1982’de, 12 Eylül darbesinin ilk günlerinde Kenan Evren, „anarşi ve terörü ortadan kaldırıp devlet otoritesini tesis ettikten, en kısa zamanda memleketimizi hakiki demokratik kaideler üstüne oturttuktan sonra, görevimizin başına döneceğiz“ biçiminde kamuoyu önünde verdikleri sözleri unutmuş, devletin geri kalan meselelerini de ancak kendilerinin çözeceğini, bu işi bırakmadan gitmeyeceklerini, siyasetçilere güvenemeyeceklerini yoğun bir propaganda haline getirmişti.
Anayasa’nın referanduma sunulması arifesinde, bütün yaz boyunca Evren, Türkiye’yi geziyordu. Gittiği yerlerde ilkokullarda dahil, bütün öğretim kurulları tatil ediliyor, öğrenciler, öğretmenler, devletin vasıtalarının kent merkezlerine getirdiği köylüler sokaklara diziliyordu. Büyük paralar harcanarak muhteşem ve rengarenk kürsüler, bayraklar ve dövizlerle kent süsleniyor, askeri bandolar, mehteranlar, folklor ekipleri çalıp oynuyor ve kent merkezi festival havasına giriyordu. Kürsü ise halktan en az yüz metre öteye kuruluyor, Evren ve kafadarı dört general, amiral, başbakan kürsüye çıkıyor, amigolar coşkulu kalabalığı yönetiyor, Evren ağzına geleni söylüyordu…
Evren bir kurtarıcıydı. Sanki bir Atatürk’dü. Bir anayasa yapacaktı. Demokrasiyi, özgürlükleri ve çok partili parlamentoyu hizaya sokacaktı. Mesele, şu anayasaya milletin „evet“ demesine kalıyordu.
Anayasa referandumunda „hayır“ propagandası yasaklanmış, hapis cezaları ile önüne geçilmişti. Bu baskı ve tedhiş havasında herhangi bir netice alınması mümkün değildi. Radyo, TV ve basında generaller yoğun bir „evet“ kampanyasına girişmiş, Evren yurdu dolaşıp, bandolu, mızıkalı „evet“ gösterisi yapıyordu. Ülkenin her köşesinde „hayır“ demeye kalkanlar takip ediliyor, tutuklanıyor, yargılanıyordu. Referandumda yüzde doksan iki „evet“ oyu bu koşullar altında alınacaktı. Evren 7 Kasım 1982 günü milletten oy almış bir diktatördü artık. Darbe, demokrasiyi katlederken, referandum, onun tabuta konulduğu gün olmuştu. Batı demokrasisi ve devlet adamları da işin içyüzünü ortaya koymaktan imtina etmişlerdi. Türkiye’nin demokrasiye dönme yolunda(!) bir dönemeci aştığı inancıyla, alkışlar, bravolar batı sınırlarından yağıyordu.
Cunta muhalefete söz hakkı tanımamıştı. Yaygara ve gözdağı ile oluşturduğu yapay bir“ulusal birlik“ atmosferinde halkın bilincini dumura uğratmayı hedeflerken, en küçük bir demokratik itirazı „vatan hainliği“ ile lekelemişlerdi. Baskı ve pasifikasyon ortamını aşacak güçte bir „Anayasaya hayır“ alternatifi olmayınca, yüzde doksan iki gibi bir ezici çoğunlukla toplum, cunta anayasasına „evet“ demek zorunda kalmıştı.
Anayasa yapımı en evvel bir toplumsal mutabakatı gerektirir. Toplumsal mutabakat ürünü olmayan bir anayasa toplumun tüm kesimlerinin meşru/demokratik anayasası olarak görülemez. Böyle bir anayasa sadece onu yapanların çok özel koşullarda topluma dayattığı ve kabul ettirdiği bir anayasa olur. Kabul şekli tüm seçeneklerin kendini ifade edebildiği, itiraz hakkının kutsandığı demokratik „halk oyu“ ortamları olmadı Hitler rejiminden emsal alınan, çoğunlukla bir zamanların Latin Amerika’sının cunta rejimlerinin ulusal ve uluslar arası kamuoyu önünde meşruluk imajını güçlendirmek için kullandığı, „hayır“ın yasaklandığı ağır baskı koşulları gibi nedenlerle, çoğunlukla yüzde doksanların üzerinde bir „evet“ oyuyla kabul ettirilen „faşist plebisit tipi referandum“la oldu.
‘82 darbe anayasası yüzde doksan ikilik gibi bir oranla „evet“ oyuyla topluma kabul ettirilirken, kullanılan yöntem plebisit tipi referandumdur, yoksa Sayın Sami Selçuk’un ifade ettiği gibi „halk oyu“ yöntemi değildir. Batılı siyaset bilimcileri ve anayasa hukukçuları tarafından bile, „faşist yöntem“ olarak kabul edilen plebisit yöntemini Sayın Sami Selçuk’un „halk oyu“ olarak nitelemesi şahsı ve hukukçu birikimi nedeniyle anlamak olanaklı değildir.
‘82 darbe anayasası halk oyu ile değil, plebisit ile kabul ettirilmiştir; bu bir. Plebisit ile kabul ettirilen, dolayısıyla toplumun temel ilişkilerine ve toplumsal mutabakata dayanmayan bir anayasa meşru bir anayasa değildir; bu iki. Meşru olmayan bir anayasa ile Devletler Hukuku’nun güvencesi altında olduğu sanılan 12 Eylül darbecileri için bu liman güvenceli değildir, olsaydı Arjantin’de darbeciler yargılanmaz, Pinochet yargılamaya erken ölümle atlatmaz, Latin Amerikanın ve dünyanın diğer darbecileri yargılanmaz veya yargılanma aşamasına gelmezlerdi bu üç.
Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi de var. Mademki halk oyu ile kabul edilen bir anayasa cuntacılara yargı tehdidinden koruyorsa, bu maddeye neden gerek görüldü? Adı üstünde geçici madde…
En önemlisi de iklim… Toplumun mahşeri vicdanı, vicdansızlık tarihinin derin düş uykusundan uyanmasın, vicdanın ruhu, zamanın ruhu olmasın bir kez... yıkılmaz kaleler yıkılır, aşılmaz dağlar aşılır, Kaf dağının ardındaki devlere bile ulaşacak bir yol bulur adalet… Hukukun yetmediği nokta bu, hukukun sınırları içinde konuşan sayın Sami Selçuk’un hukuki disiplini gereği ifade etmekten imtina ettiği nokta da bu olmalı bu zahir…
* Vatan,1-2 Mart 2010/
Sami Selçuk ile söyleşi
celalettincan@gmail.com
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|