07 Subat 2010
|
 | “Çöllerde kaybolmuş bir yolum ben; susamış, yıpranmış... İçinde olduğum karanlık gittikçe büyüyor, kötü huylu bir ur gibi. Bütün bir hayat hikayem kötü bir korku filmine dönüşüp, yansıyor duvara. Gizemli bir bıçak sırtıma girmek için havada ışıyor. Yüzlerinde çığlık maskeleri olan hayaletler çoğalıyor karşımda.”
|
|
Kedi sesi bütün gece inletti durdu ıssız koridoru. Mahkum uyuyorsa asayiş berkemaldi! Hücreleri gözetlemek için açılmış olan koridora kameralar yerleştirildiğinden, hücrelere bir operasyon düzenlenmediği sürece bu koridoru açan olmazdı.
Günlerdir çığırtkanlığıyla uykularını bölen kedi, kapalı koridorda sıkışıp kalmış olmalı. Koridordan hücreye açılan kapının altında bir yemek kabının geçeceği kadar aralık vardı. Bu aralık, arkadaşlarımla haberleşiyorum iddiasıyla kapatılmamış olsaydı, onu içeri alabilirdim. Belki beslerdim, aramalarda saklardım. Ya da havalandırma duvarının üzerinden dışarı atardım. Çatıya da fırlatabilirdim. Kediyi özgürleştirmek kolaydı. İnsanların; arkadaş, dost, uysal, meraklı, maceracı, yabani, evcil, asi, sıcakkanlı, sosyal, bencil, oyunsever, hareketli, kutsal, duyarlı, saldırgan, komik, kurnaz, eğlenceli, korkutucu, kibirli, yaramaz, neşeli, avcı, sinirli, nankör, huysuz, sevimli, gözleri ve tüyleriyle enteresan buldukları kedi bana hiç de dost gibi davranmıyordu oysa. İşkence ediyordu. Bir avcı... Fare sanıyor beni. Kim bilir, belki de öyleyim; nemli, küf kokan bir hücrede, ekmek ve peynir kırıntılarının izini süren şaşkın bir fare! Ben onu özgürleştirmeyi düşünürken, o beni... Nankör, bencil, kibirli şeytan!
Gözlerimin önünde bir deniz yarılıyor, çalılar alev alıyor. Bir dağ, yalnızlıktan titreyen tılsımlı sesiyle, insanlığın geleceğine dair gizemli sırlar fısıldıyor kulağıma. Ürperiyorum. Korkunç bir titreme sarıyor beni. Avuçlarımda taşı vargücümle sıkıyorum. Avuçlarımda ılık ve yapışkan bir sıvı hissediyorum. Bir sara nöbetine benziyor. Üstümü örtecek kimse yok yanımda. Yalnızlığıma sarılıyorum; korkularımın ve umutlarımın kaynağına... Gün doğmadan, horozlar üç kez ötmeden bana sırtını dönen dostların bedbin, cüzzamlı suratları canlanıyor duvarlarda. Yol aynı yol... Peygamber düşleri gördürüyor bana yalnızlığım. Aynı zehirli yol... Annemin varlığına doyamadığını söylediği genç bedenime kurtlanmış yaralar bırakıyor. Zehirli yaralar. En umarsız yaraları iyileştirebilecek kadar öldürücü olan zehir... Şu karafatmalar, tavanda dolaşan örümcekler, zemindeki ıslaklığa tükürüp yalayan hamamböcekleri... Sadece seslerini duyabildiğim, hapishanenin dış deliklerine tünemiş kuşların çeşitli tonlarda yaydıkları melodi zehir akıtıyor içime. Zehirleri insanlarınki kadar... İçimde kararan tarlada baldıran bitkisi boyatıyor. Ona iyi bakarsam belki yaşarım.
Tenha bir vadide, derin bir uçurumun dibinde yatıyor olmam düş değil. Bütün kemiklerim kırılmış, kıpırdayamıyorum. Her şey o kadar uzak ki, yeniden hayata dönme umudum kurtların tükettiği bir ağaç gibi sarsılıp duruyor yabancı topraklar yalamış rüzgarda.
Kedi rengine benzeyen kavruk bir hüzün içinde dolaşmaya başladım. Ne baharı hatırlıyorum artık, ne yazı, ne de sonbaharı. Dilimin ucunda sürüklenen sarı yapraklar... Pembe ve beyaz çiçekler dilimin ucunda... Çocukken çok toprak yediğimi söylerdi annem. Çok merak etmiş, çocukluğumda bağlandığım bu tadı hatırlamak için bahçemizden, kiraz ağacının dibinden birazcık alıp ağzıma atmıştım. Şimdi yine hatırlayamıyorum. Acıydı sanırım; acıydı, ama hoşuma gittiğini anımsıyorum. Toprak tadı, ah toprak... Annemin çeyiz sandığı kadar uzak bana. Keşke bir sandığım olsaydı genç bir kızınkine benzeyen; içine sadece toprak koyardım, yeminle söylüyorum, sadece toprak. Keskin bıçağıyla bana büyülü anlamlar soyup uzatan ışığım, toprak... Sevgilinin terlemiş yüzü, uzağa mühürlenmiş taze ekmeğim...
Ay mumyalanmış bir ceset gibi yatıyor yanımda, ışığı çürümüş. Duvara düşmüş gölgesi kum kokuyor. Bağcıkları alındığından ayağımda genişlemiş ayakkabılarım, suya inmeye korkan bir dağ keçisi gibi tereddüt içinde titriyor. Pantolonumu astığım kemerle kendimi de asacağımı düşünüyorlar. Almışlar. Nemli hücre tozuyla bağlamışım pantolonumu, kayıyor habire. Toz işte. Bir yerlere ait olmaya hep diş gıcırdatmış olan toz. Askılı atletler dolaşıyor içerde; kirli, kanlı... Kirden kararmış çorabın teki kusuyor kapı altında. Sihirli gölgeler ağlıyor, duyuyorum. Ben mizim ağlayan yoksa? Sanmıyorum. Sihirli gölgelerdir onlar; ağlayanlar... Kimse yok yanımda. Kendimi bölüyor, küçük parçalar halinde çoğaltıyorum. Çoğaldıkça küçülen parçalarımla konuşuyorum. Ters duruyor bazıları karşımda. Belki ben de onların gözünde... Kendimi bir ambulans yazısı gibi hissediyorum bazı bazı. Tedirginim. Siyah siyah yutkunan bir bok böceği içerde aheste aheste dolaşıyor. Ne arıyorsa! Sesini duyuyorum kaybolduğunda. Cııırtt... cıırt... cırt... Bacaklarımda karıncalanma... Dizlerimde mi uyuyor bu yaratık nedir. Tenim niye tedirgin böyle, uykum neden alıngan bu kadar, gece neden beyaz beyaz tükürmeye başladı? Işığı padişah tuğrasıyla mühürlenmiş gibi öfkeden titreyen bir fener koyuyorlar pencereye. Pencerenin yüzü daha çok kirleniyor. Kendimi bulmama hiç yardımcı olmuyor. Çöllerde kaybolmuş bir yolum ben; susamış, yıpranmış... İçinde olduğum karanlık gittikçe büyüyor, kötü huylu bir ur gibi. Bütün bir hayat hikayem kötü bir korku filmine dönüşüp, yansıyor duvara. Gizemli bir bıçak sırtıma girmek için havada ışıyor. Yüzlerinde çığlık maskeleri olan hayaletler çoğalıyor karşımda.
Ağır mazot kokan eski ringin homurtusu sabah olduğunu haber veriyor. Nöbetçi kulubelerinden durmadan, bütün bir gece aralıksız ‘biz buradayız’ diye korku çığlıkları atan düdükler susyor. Kalıntıları kulaklarımda çınlamaya devam ediyor; biz buradayız. Tuuurrr... Tuurr... Tuurrr... Biz...
Bütün gece açık duran gözlerime küçücük pencereden sızan ışık düşüyor. Işık, bu hücrede benden önce yatmış olanların duvarlara kazdığı sloganları da uyandırıyor: ‘İnsanlık onuru işkenceyi yenecek!’, ‘Yaşasın Kürt halkının özgürlük mücadelesi!’, ‘Kahrolsun sömürgecilik ve her türden işbirlikçilik!’, ‘Gericiler halka hesap verecek!’, ‘Yaşasın...’, ‘Kahrolsun...’. Hemen karşısına da belden aşağı küfürlerle cevap yazılmıştı. Kazınmış yamuk yazıları, sarı lekeleri, gri rengi ve kanlı kiriyle etrafımı saran duvarlar, daracık hücrede kabaran duygularıma dalgakıran oluyordu.
Sırtıma sivri taşlar gibi batan toz, küf kokan sertleşmiş pamuk döşek ve kirden keçeleşmiş haki renkli battaniyeye fazla iş bırakmamıştı. Ah evim! Ayrılışımın üzerinden yıllar geçmesine rağmen hasreti küllenmeyen, tüm yoksulluğuyla rahat evim... Güneş hücremde yavaş yavaş beyazlaşınca doğruldum yataktan. Her yağmur sonrası damladığı belli olan tavanda kirli sarı halkalar oluşmuş, sıva parça parça kopup aşağı sarkmıştı. Üzerime dökülmüş olan kirli beyaz kireç parçalarını silkeleyip kalktım. Kesif bir koku yayan yatağı toplamak içimden gelmedi.
Gözlerimi açar açmaz yerde olduğumu hatırlamıştım, ama kim olduğumu dakikalar boyunca hatırlayamadım. Unutkanlık son yıllarımın en büyük belası... Bazen kadın mıyım erkek mi onu bile unuttuğum oluyor. Açlıktan acı acı inleyen kediye kalırsa yavru bir fareyim; acemi, şaşkın, çaresiz...
* Erzurum H Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan Nusret Yıldız’ın, 16. Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’nde, Türkçe Öykü dalında ikinciliğe layık görülen öyküsünden alıntıdır.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|