07 Subat 2010
|
| “Solan güllerin etrafına yaydıkları hüzün atmosferini hiç hissettiniz mi? Hele gülleri toprağından söküp başka yerlere dikmişsen, tümüyle solar. Bu kuzey ülkesinin toprağı, havası bana göre olmadığı için gördüğün gibi yavaş yavaş solmaktayım.”
|
|
Aylardan eylüldü. Ormanın içindeki bankta oturmuş, çam, çınar, henüz ismini bilmediğim (ama etrafta hoş bir sarılık vardı) ağaçların ve güneşin ışınlarıyla oluşturduğu renkleri seyrederken, çalıştığım gazeteye yazacağım yazının konusu üzerine düşünüyordum. Gazetenin sorumlusu aksakallı bilge istemişti yazıyı, onu kırabilmem imkansız gibi bir şeydi. Renkli bir kişiliğe sahipti aksakallı bilgemiz. Başkalarına hiç mi hiç benzemezdi. Ve benden bir yazı istemişti.
Ama bulamıyordum işte yazacağım konuyu. Kahretsin işle ev arasında robot gibi gidip gelinen bir ülkede yazılabilinecek ne vardı ki. Güneş ilginç bir hareketle yaprakların üzerinde dans etti diye başlasam… Yok, yok; yazacağım konu ilginç olmalı ve biraz da araştırmaya dayanmalı.
Bu arada birisinin yanıma yaklaştığını fark ettim. Dönüp baktığımda kuzey ülkesinden olmadığı hemen anlaşılan, seyrek saçlı, esmer yüzlü bir adam durmaktaydı. Anadilimde bana merhaba dedikten sonra, soluma oturdu ve konuşmaya baladı: “Tek cümleyle o ahenkli yıllarımın özetini size sunabilirim: Çocukluğum muhteşem geçti. Çocukluğumun geçtiği dönemleri güzel bulurum. Anlatayım efendim; bu güzelliğin varsıl olduğumuzdan kaynaklandığını sanıyorsanız kesinlikle yanıldığınızı belirtmem gerekiyor. Çünkü güzel bir yaşam, gücünü hayatın rengarenk oluşundan alır. Maddiyat saadetin sadece bir boyutunu kapsar. Diğer boyutları ise başka şeylerle ilintilidir. İnsanın ülkesinde yaşaması kadar harika bir şey var mıdır şu darı dünyada? Eğer biliyorsanız, rica ediyorum, lütfen bana da söyleyiniz.”
Düşünmeme engel olacak varsayımıyla ilk yanıma oturduğunda ona içten içe kızmıştım. Ama konuşmaya başladıktan sonra ne kadar yanıldığımı anladım. Çünkü konuşmaları vatan hasreti üzerine şekilleniyordu. Kaldırım parkelerinde, sinemada, tiyatroda, dernekte, arkadaşlarımla çayımı yudumlarken bile yakamı bırakmayan ülke hasretini, şimdi yanımda oturan bu kara kuru adam da çekmekteydi. Adamın konuşmalarını can kulağıyla dinlemeye devam ettim.
“Çocukluğum fıskiyeli bahçelerin içinde geçmedi” derken sağ kolunu bana doğru savurdu. “Fabrika imalatı oyuncaklarım asla olmadı. Rastgele bulduklarım sayılmazsa, hem de hiç olmadı. Çamurdan yaptığım evlerim, yine çamurdan, tahtadan, çubuktan, demirden yaptığım arabalarım bana inanılmaz mutluluklar tattırırdı. Sağlam bir lastik ayakkabım bile olmamıştı ama mutluydum. Neden mi? Çünkü henüz apartman dairelerinde hapislik günlerim başlamamıştı da ondan. Çünkü ülkemin bağrında yaşamaktaydım da ondan. O çağlarım; otun börtü böceğin, tozun toprağın içinde debelenip durduğum yıllarımdı.”
“Ah!” dedi derin bir iç çekerek. “Ah o sade ve temiz çocukluğumuz! Ah benim çocukluğum!”
Gözlerini bana dikti. Göz pınarlarına yaşlar dolmuştu. “Siz hiç solan bir gülü gördünüz mü?” diye sorduktan sonra, sorduğu sorunun cevabını beklemeden konuşmasını sürdürdü.
“Ne bileyim, ya da solan güllerin etrafına yaydıkları hüzün atmosferini hiç hissettiniz mi? Hele gülleri toprağından söküp başka yerlere dikmişsen, tümüyle solar. Bu kuzey ülkesinin toprağı, havası bana göre olmadığı için gördüğün gibi yavaş yavaş solmaktayım. Tüm iyi huylu insanlar gibi ben de bir gülüm ve elbette solacaktım.
Herkesin belleğinde çocukluğundan kalma olayları, sökülüp atılması zor olan bazı kişiler vardır. İnsanların çeşit çeşit olduğunu daha o yıllarımda öğrenmiştim. Eşitlik ilkesini öğrenmem de daha sonraki yıllarıma tekabül edecekti. Köyümüzdeki insanlar da çeşit çeşitti. Akıllısı, kurnazı, laf ustası, melankoliği, delisi, deli dolusu ile köyümüz adeta bir renk cümbüşüydü. O günleri unutmak imkansız.
Bu kısacık kesitte vuku bulan hadiselerin bazıları beni düşündürür, bazıları güldürür, gülümsetir, bazıları da hüngür hüngür ağlatır. Bana en kıymetli hazinen nedir diye sorsalar, çocukluk yıllarımdır diye cevaplandırırdım” dedi gülümseyerek ve ara vermeden konuşmasını sürdürdü.
“Siz de çocukluğunuzdaki olayları hatırladığınızda katıla katıla, bu koca göbeğinizi hoplata hoplata güldüğünüz olmuştur. Benim de unutamadığım, unutmak istemediğim, nerde aklıma gelse bu çelimsiz bedenimle katıla katıla güldüğüm yaşanmış olaylarım var. Güldüren hadiselerin öznesi, komik olaylarımın başka kahramanı ise deli dolu Dursun’dur.
Dursun deyip geçmemek lazım. Yaşam mecramın solmuşluklarına renk veren belirli öğelerden biridir. İsmini niye Dursun koymuşlar bilinmez. Daha sonraki durumuna bakılırsa şöyle bir sonuca varılabilinir: Dursun doğduğunda mutlaka tüm haşarılıklarıyla birlikte doğmuştur. Belki de dünyaya gelir gelmez ‘yakında görürsünüz’ demiş, yerinde kıpır kıpır, belki de şakır şakır göbek atmıştır. Esaslı bir göbekten sonra ‘nah size nah, nah size’ diyerek fır dolandığı için, ismini dursun diye, Dursun koymuş da olabilirler.
İsmini neden böyle koyduklarını ne zaman annesine sorsak, derinden bir of çekerek mahzunca etrafını kolaçan ederdi. Anlatmazdı Dursun’un ismini neden böyle koyduklarını. Dursun’dur bu, ters bir şey duysa ya da yanlış algılasa, yanında ses seda çıkarmaz ama tenhalıkta punduna getirir, taşı yapıştırdığı gibi insanı bir doksan yere uzandırıverirdi alim Allah. Şakaları pis mi pisti. Şakacıktan herhangi birisinin kafasına odunla vurabilir. Orta parmağını o malum yere taktığı gibi insanı iki metre öne fırlatabilirdi. Ya da zifiri karanlıkta cenabet gibi önüne çıkıp ödünü patlatabilirdi.
Mıncıkladığı kızlar Dursun’un paşa gönlüne göre hareket etmezlerse, kızın yedi sülalesine oyunun da, hareketin de ne demek olduğunu gösterirdi. Kızın akrabaları sırtlarında taşı yediklerinde katiyen bir şeyden haberleri olmadıkları için, ‘delidir, ne yapsa yeridir’ ilkesiyle Dursun’a bir şey de demezlerdi.”
Sözünün burasında kahkahalar atarak, “Hiç unutmam” dedi, “Bahsettiğim Dursun’umuz köydeki sınıf öğretmenine aşık olmuştu. Aşkından çok çekmiş olmalı ki, yılsonu ödevinde, beyaz karton üzerine ‘Hocam sevdim seni eşek gibi, teptin beni katır gibi’ diye yazmıştı. Tabii ki bu gafletinin cezasını kepçe kulakları çekti. Tahmin edeceğiniz gibi ben buraya geldikten sonra köylüye gına gelmiş. İhtiyar kurulunun kararıyla para toplamışlar ve Dursun’u yurtdışına yollamışlar. Değil mi ama, biraz da başkalarının başına bela olsun.
Duydum ki kuzey ülkesinin batısına gelmiş bizim Dursun. Ben bu kuzey ülkesine geldiğimden beri hep onu arar olmuştum. Nerede bir köylümüzü görsem başlardım ondan söz etmeye. Artık bu boğucu yaşamıma renk katacak olan gülümüz çok yakınıma gelmişti. Kaldığı şehrin iltica kampına telefon açtım. Dursun’un çağıldayan sesinden eser okunmuyordu. Dedim mutlaka birileri kafasını bozmuştur ve geçici bir moralsizlik yaşıyordur. Hemen aynı gün trene atladığım gibi nefesi Dursun’un kaldığı kampta aldım. Gittiğimde oturma salonunun bir köşesine büzülmüştü. Hayır, hayır bu bir mucize olmalıydı, gözlerimi ovuşturdum, tekrar baktım. Dursun sefil sefil oturma odasının bir köşeciğine büzülmüştü. Dalgındı. Yorgundu. Hatta bitkindi. Ne olmuştu Dursun’umuza?
Yıllar sonra eski bir tanıdığı görmek sevindiriciydi. Sevindim. Hem de delicesine. Delilere dikkat. Onlar dünyamıza verilmiş birer güldürler. Dursun’un deli doluluğu gitmiş, yerine durağanlaşmış, solmuş bir Dursun gelmişti. Anladım, kökünden kopanların ne coşkusu ne de deli dolulukları kalıyordu. Yaşamlarımıza renk katan esprili mizaçlarımız yok oluyor. Güllerimiz bu kuzey ülkesinde solup gidiyor” dedi yanımdan kalkarken. Yüzü allak bullak olmuştu. Dokunsan ağlayacakmış gibi bir hali vardı. Hızlı adımlarla aşağıya doğru yürüdü. Arkasında bakakaldım.
Bankta davetsizce yanıma oturan adamın konuşmaları, beynime yazacağım konunun kıvılcımlarını ekmişti nihayet. Gazetemizin nur yüzlü bilge sorumlusuna telefon açmak için ormanın hoş sarılığı içinde hızla eve doğru koşuşturmaya başladım. Soluk soluğa eve ulaştım.
Telefona sarıldım; “Buldum” dedim.
Bilge, “Neyi buldun? Ne Arşimet gibi bağırıp duruyorsun? Bulmuş muş, neyi?” dedi.
“Yazacağım konuyu buldum. Solan Renkler başlığı altında bir yazı dizisi hazırlayacağım” dedim.
Bilge, “Tamam anladım. Yapacağın röportajı benimle başlatabilirsin. Ve bu konudaki fikirlerimi sana açmaya hazırım” dedi.
mehmetsogut-k@hotmail.com
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|