Tarihçi ve gazeteci Dr. Nick Brauns, “Alman devleti, Türk devletinin yanında yer alıp Kürt halkının haklı ve meşru mücadelesine karşı tavır koyduğu için biz de Alman antifaşistler olarak Kürt halkının yanında yer almak durumundayız” şeklinde konuşmasıyla Kürt dostu olmasının nedenlerini özetliyor. Junge Welt gazetesinde muhabirlik, Kürdistan Dayanışma Komitesi Basın Sözcüsü ve Sol Parti Milletvekili Ulla Jelpke’ye danışmanlık yapan Dr. Brauns, 29 Mart seçimlerinde Almanya’dan giden seçim gözlemci heyetlerinin içinde yer aldı. Dr. Brauns, Ağrı’daki hileli seçimlere isyan eden halkın isyanı ve devlet güçlerinin halka saldırısını fotoğrafları ile Avrupa medya ve kamuoyuna ulaştırmaya çalıştı. Dr. Brauns’un “Kürtlerle Dansı” sadece bunlarla sınırlı değil. Almanya’da PKK yasağının kaldırılması için çalışma yürüten Dr. Brauns’un istihbarat tarafından ‘tehlikeli olduğu’ gerekçesiyle takip edilmesini Münih Eyalet Devlet Güvenlik Mahkemesi ‘hukuk’ adına ‘haklı’ gördü. Dr. Brauns ile Kürtlerle ilişkileri ve çalışmaları hakkında sohbet ettik.
Solcular basının etkisi altında
Öncelikle neden Kürdistan Dayanışma Komitesi, neden böyle bir komiteye ihtiyaç duyuldu? Buna şu şekilde cevap veriyor Dr. Brauns: “Burjuva basın ve yayın araçlarının da yoğun etkisiyle Kürt hareketine karşı Alman solcu çevrelerde bir önyargı oluşmuş durumda. Komite olarak bunun giderilmesi, Kürt hareketinin hakettiği sempatiye kavuşması için bilgilendirme çalışmaları yaptık. Kürtlerle birlikte birçok etkinlikte yer aldık ve ya görev bölüşümüne gittik. Aynı şekilde Almanya’daki sendikal, antifaşist ve demokratik mücadelede Kürt yoldaşlarımızın da bu faaliyetlere katılmasını sağlamaya çalıştık. Çünkü, neonazi vurduğunda sadece biz komunistleri vurmuyor, yabancıları da siyah saçlarında ve teninden dolayı vuruyor. Kürtler buraya da yerleşmiş bir halk olarak buradaki sosyal ve siyasal sorunların çözümünde katkı sunabilecek bir dinamiğe sahip.”
‘PKK yasağı vatandaşlık hakkının gaspı’
Almanya’da ülkücülerin Kürtlere karşı yönelimlerine ve Türk ordusunun Güney Kürdistan’a yaptığı hava ve kara saldırılarına karşı, Alman antifaşistleri olarak böyle bir oluşuma gitmeyi kendilerine görev bildiklerini söyleyen Dr. Brauns, “Çünkü faşistler sadece Almanlardan çıkmaz, Almanya’daki yabancılar arasında da faşist kesimler var ve biz ülkücülüğü bu kapsamda değerlendiriyoruz. Bana göre Almanya’nın Kürt siyaseti ve Ulusal Kurtuluş Hareketi’ni bastırmaya yönelik desteği, yine buradaki PKK yasağı, aynı zamanda Alman vatandaşlık hakkının sınırlanması ve gaspı anlamına da gelmektedir” dedi.
Kürtlerin mücadelesini doğru yansıtmayan basın ve yayın araçlarının yoğun etkisinde kalan Alman solu çevrelerinde Kürtlere karşı bir önyargının geliştiğine dikkat çeken Dr. Brauns, komite olarak bu önyargıların giderilmesi yönünde bilgilendirme çalışması yaptıklarını ve Kürtlerle birlikte birçok etkinlikte yer aldıklarını söyledi. Kürtlerin, Alman solcular tarafından anlaşılamaması konusunda da Dr. Brauns şu değerlendirmeyi yapıyor: “ Alman solunun Kürtleri anlaması, hissetmesi çok zor. Hiç bir zaman bir yabancı işgali yaşanmaması, isimlerinin yasaklanmaması ve X, Q ve W harfleri yasak olmaması ya da dili serbest, yazısı serbest, kitabı serbest olan bir toplululuğun bunları yaşamayan bir toplumu anlaması kolay değil”
Solda şovenist ve ırkçı özellikler
Alman solu ile Kürtler arasında yakınlaşmayı sağlamak için geçen yıl çok sayıda seminer düzenlediklerini dile getiren Dr. Brauns, Almanların bu seminerlere ilgi düzeyinin başarılı olduğuna vurgu yaptı. Ancak yakın bir dönemde düzenledikleri seminere ise Ağrılı Kürtlerin katıldığını Alman solunda istedikleri ilgiyi görmediklerini söyledi.
Alman solunda Kürt hareketine karşı milliyetçi, Stalinist, kişiye tapınma kültürü ya da kadın karşıtı gibi önyargılar olduğunu söyleyen Dr. Nick Brauns, “Sadece kadın konusu onların önyargılı ve saplantılı olduğunu kanıtlamaya yeter. Burjuva basını PKK ile ilgili çok yalan haber yazıyor. Bunun etkisinde de kalıyorlar. Bu etkilemeyle yürüyüşlerde kitlenin büyük bir adamın posterinin arkasında onun adına haykırarak yürüdüğünü görüyorlar. O an onlarda düşünme yetisi sona eriyor ve “Aa Stalin’in de böyle bir bıyığı vardı!” diyorlar. Oysa Öcalan’ın yazdığı kitapları okumuş olsalar, kadın hareketi açısından ne kadar önemli olduğunu görecek ve şaşıracaklardır. Öte yandan Alman solunda çok şovenist ve ırkçı önyargılar da var. Alman solu her zaman dünyayı en iyi kendilerinin tahlil ettiğini düşünür”
Dr. Brauns, bu önyargılara karşı kendisinin Kürt Özgürlük Mücadelesi’ni “radikal demokrat, antiemperyalist ve feminist” olarak niteliyor.
Dayanışmaya bir örnek...
Ancak bu duyarsızlığın ya da önyargının aşılması için Dr. Nick Brauns şu örneği veriyor: “ Kürtlerin Alman devrimcilerinin eylemlerine destek vermesi önemli ve bu beraberinde bir çekimi de yaratacaktır. Geçen seneler de Afganistan savaşına ve karşı kendi ulusal renkleriyle destek vermeleri sempati uyandırmıştı. Polis Kürtlerin flama ve bayraklarına saldımaya ve müdahale etmeye kalktığında diğer gruplar kendilerini Kürtlere kalkan yaptı. Polisin müdahalesi boşa çıkarıldı. Bu gruplar sormaya başladı... “kimdir bunlar” diye. Biz de onlara hemen seminere davet ettik ve Kürtlerin kim olduğunu, Abdullah Öcalan’ın neler yaptığını, Kürtler için neyi ifade ettiğini anlatmaya çalıştık. Bizim de bu grupları tanımamız ve anlamamız gereklidir. Bu yüzden onların etkinliklerine katılmamız iyi olur. Bu yıl Amed’de yapılacak olan Mezopotamya Sosyal Forumu’nun düzenlemiş olduğu Amed Kampı’na bunlardan çok kişiyi davet ettik. Almanların devrimci mücadele tarihinde böylesi kamplar her zaman olmuştur, bu onların güzel bir geleneğidir”
‘Vatan Amed önlerinde’ olabilir mi?
‘Vatan Şimdi Madrid Önlerindedir’ şiarı, 1930’lu yıllarda çok sayıda farklı uluslardan devrimciyi, İspanya iç savaşında İspanyol devrimcilerin yanında mücadele etmek için oldukça cazip ve etkili bir işlev görmüştü. Ama çok sayıda nedenden dolayı aynısı olmasa da aynı cazibeyi Amed için yaratmak mümkün mü? Yani “ Vatan Şimdi Amed Önlerindedir” sloganı olabilir mi? Bu soruyu Dr. Nick Brauns’a şu şekilde cevaplıyor: “Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal’in olduğu 30’lu yıllar ile günümüz arasında çok fark var. Ama Vietnam Savaşı sırasına Komünist Enternasyonal yoktu. Yine de ilerici dünyadan büyük destek aldı. Çünkü haklılığı ispatlammış bir direniş sözkonusuydu.
Bu Kürtler içinde pekala yaratılabilinir. Şu an dünyanın birçok yerinde savaşlar var, çatışmalar var. Bakıyoruz emperyalizmle karşı karşıya kalan güçlerin çoğu dini kimlikli, İslami güçler. Kürt hareketinin çağdaş ve demokratik, cins özgürlükçü ve ilerici olduğunu aktarmamız lazım. İslami hareketlere karşı büyük bir alternatif potansiyelin olduğunu belirtmemiz gerekiyor.
‘Maskelerini atıp yüzlerini gösterdiler’
Yerel seçimlerde Kürdistan’daydım. Gözlemci olarak Patnos’ta bulundum. Ağrı’daki 4 günlük protesto serhildanına da katıldım. Halkın direnişine şahit oldum. Seçimlere kadar sakin bir ortam mevcuttu. Hiç bir yılda böylesi rahat bir Newroz ve seçim süreci yaşamamıştı. Fakat çok iyi gördük ki, devlet güçleri, DTP’nin başarısını engellemek için ellerinden geleni yaptı. Köylerde askerin halkı korkutarak yönlendirmeye çalıştığını gördük. Her türlü rüşvet ve hileye rağmen DTP’nin başarısını engelleyemediler. Ama seçim sonuçları netleşince devlet demokratik maskesini atıp, gerçek barbar yüzünü gösterdi. Aynı akşam DTP’liler polis copuna maruz kaldı, bir gün sonra da Ağrı’da seçim hilelerini protesto eden halka saldırıldı, ateş açıldı. Bu süreç tutuklamalar ve Öcalan’ın doğum gününde iki gencin hunkarca katledilmesine kadar sürdü. Diğer yandan da bir barış havası esiyor gibi... Abdullah Gül’ün açıklamaları ve basın da bir kesim yazar, çizer barışa dair umutların dillendiriyorlar.
Gül’ün “Kürt sorunun en önemli sorunu ve bunu çözmemiz lazım” demesi çok önemli. AKP bir şekilde Kürt sorununu çözmek istiyor ama bunu yaparken “Ulusların kendi kaderini tayin hakkına” değinmeden PKK ve DTP’yi dahil etmeden kendince çözmek istiyor. Sembolik olarak Kur’an-ı Kerim’i Kürtçeye çevirerek Kürtlere bir jest yapmak istiyor. Devletle Kürtleri islami çerçeve içinde Osmanlı sistemindeki gibi barıştırıp yaşatmaya çalışacaklar. Ama anayasal güvence ve hak vermek istemiyorlar. AKP ve ABD için en büyük engel, DTP’nin çağdaş ve eşitlikçi bir siyasete sahip olmasıdır. Herşeye rağmen Gül’ün Kürt sorunun dillendirmesi bir dinamiği ortaya çıkarmıştır. Gelişmeler, AKP’nin de kontrol edemeyeceği biçimde de seyredebilir. TC, 20’li yıllardan itibaren Kürt kimliğini inkar etmiştir. Oysa Gül, kendi ağzından bu inkarı yerle bir etti. DTP için iyi bir avantajdır ve bunu iyi değerlendirmek gerekir. Öte yandan bu gelişmelere karşı çıkan sabote eden ve benim de Ergenekon olduğuna inandığım bir güç var. Bunlar en küçük sembolik ve göstermelik gelişmeleri bile çok görüyorlar. Gül’ün konuşmasının bir çozüm imkanı yaratacağına inanıyor ve bunu engellemeye çalışıyorlar.
‘Karamsardım ama...’
Kürdistan’a gittiğimde epeyce karamsardım. Ben açıkça DTP’den bu başarıyı beklemiyordum. Ama DTP çok geniş ve derin bir çalışma yaptı, hemen hemen tüm katmanlara ulaştı. Daha evvel dinci partilere çalışmış sakallı insanların bana Osman Baydemir’i övüp yüceltmeleri çok hoşuma gitti. Kürtlerin İslamcıları değil de, DTP’nin kendi partileri olduğunu farkettiklerini ve buna inandıklarını yerinde gördüm. Kürt halkı çok politik ve uyanmış bir halktır artık. Umuduma umut katan bir olgu da bir halkın kendini günden güne örgütlendiğini görüyorum. Böyle bir halkı zapetmek kolay değil.
‘Yasağın kaldırılmasını istemek demokratik haktır’
Beni tehlikeli bulmaları çok açık bir biçimde halkların mücadelesiyle dayanışma içerisinde olmamdandır. Alman sanayisinin 150-200 yıllık bir yayılma mücadelesi var ve bundan dolayı Osmanlı’dan beri Türklerle müttefik pozisyonundadır. Türkiye Alman ürünleri için çok önemli bir pazar. Almanya, Türkiye’yi yeraltı zenginliği ve hammade deposu olarak elinde tutmak ve kullanmak ister. ABD, AB ve diğer emperyalist güçler de Ortadoğu’yu sömürmek istiyor, elinde tutmak istiyor.
Bu yüzden de militer ve faşizan diktatörlükler daha çok işlerine geliyor. Gerçi İslami rejimler de öyle. Demokratik olarak yapılanmış halklar kolay kolay egemenlik altına alınamaz. Benimle ilgili verilen kararda, PKK’yle dayanışma içerisinde olduğum, yasağın kalkmasını istediğim ve bu yasak kalkarsa Türklerle Kürtler arasında Almanya’da çatışma çıkacağını belirtiyor. Halbuki PKK yasağının kalkmasını istemek de demokratik bir haktır. Alman devleti bağımsız örgütlenen ve faaliyet yürüten göçmenleri kendi kontrolünde tutmak istiyor. Esas neden de budur. Ben yargılanmadım, sadece izlendim ve bu da uygun sayıldı. Mücadeleyi kriminalize etmişler. Gizli servisin kuşkusu benim PKK’nin destekçisi ya da üyesi olabileceğim yönündeymiş. Kürdistan seyehatimle ilgili haber ve fotoları internetteki siteme koyduğumdan, orada da PKK bayrak ve flamaları görünüyor bu da bir gerekçe teşkil ediyormuş. Herkesi olumsuz etkileyebilecek gelişmeler de olabilir. Yani antiterör yasaları üzerinde çalışıyorlar. Eğer bunlar yasalaşırsa örneğin; iki sene evvel Kandil’e gidip bir gerilla röportajı yapabiliyordum ama bu yeni yasa ile böyle bir durumda 10 yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Ekonomik yardım ya da bağış durumlarında da 10 yıla kadar ceza verilebilecek. Yine tasarı ile denetim ve gözetim arttırılmak isteniyor. Bu uygulama sadece Kürtler içen değil, Alman muhlifleri, Türk devrimcileri ve diğerleri için de geçerli olacak. Bana göre devlet nasıl değerlendirirse değerlendirsin, PKK yasağına karşı çıkmak en hukuki ve anayasal bir haktır.
Dr. Nick Brauns: Junge Welt gazetesinde muhabirlik, Kürdistan Dayanışma Komitesi Basın Sözcüsü ve Sol Parti Milletvekili Ulla Jelpke’ye danışmanlık yapan Dr. Brauns, 29 Mart 2009 seçimleri için Almanya’dan giden seçim gözlemci heyetlerinin içinde yer aldı. Almanya’da PKK yasağının kaldırılması için çalışma yürüten Dr. Brauns’un istihbarat tarafından ‘tehlikeli olduğu’ gerekçesiyle takip edilmesini Münih Eyalet Devlet Güvenlik Mahkemesi ‘hukuk’ adına ‘haklı’ gördü.
YEKO ARDIL / SEFKAN KARAASLAN/ BERLİN
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|