27 Nisan 2009
|
| “Sorun, artık kabul etmekte değil, nasıl çözüleceğindedir. Zira, önümüzde birbirinden farklı birçok ‘yüzleşme’ örneği durmaktadır. Geçmişle yüzleşmek; hatırlamak ve hesaplaşmak, bir haksızlığın ortadan kaldırılması, adaletin sağlanması ve yaraların sarılması amacıyla yapıldığı zaman gerçek manada amacına hizmet etmiş oluyor.”
|
|
Bilgi ve iletişim çağının dünya insanlığına sağladığı önemli kazanımlardan biri de geçmişin konuşmaya başlıyor olmasıdır. İletişimdeki baş döndürücü gelişmeler, hatırlama egzersizleri yapılmasına, hafızanın canlanmasına, tarihin tozlu arşivlerinde unutulmaya yüz tutmuş olayların sorgulanmasına ve giderek de yeni bir tarihin yazılmasına olanak sağlıyor.
Küreselleşmenin etkisiyle ülkeler ve toplumlar arasındaki ilişkiler geliştikçe, geçmişle yüzleşme eğilimi de güçleniyor. Birbirinden farklı toplumlar, dini ve etnik gruplar çok yönlü iletişim sayesinde hem büyük bir buluşma gerçekleştiriyor hem de karşılıklı etkileşim çerçevesinde birbirlerinin geçmişine doğru yolculuğa çıkıyor. Bilgi ve iletişim çağı insanoğlunu-insankızını birbirini tanımaya ve onaylamaya yönlendiriyor. Ortak duyarlılıklar gelişiyor. Geçmişe ve günümüze dair sorunlar giderek herkesin ortak sorunu haline geliyor. Küresel çağda kimse, bir başkasının yaşadığı soruna sırtını dönme lüksüne sahip olmuyor, olamıyor. Gelecek hedefleri, birarada yaşama özlemleri kaçınılmaz olarak sorunları da ortaklaştırıyor. Herkes ister istemez geçmişe ilişkin geçerli bir cevap vermek zorunda kalıyor. Son yıllarda dünyanın birçok ülkesinde gündeme gelen geçmişle yüzleşme çabaları bunun sonucu olarak ortaya çıkıyor. Göçler sayesinde ‘multi-kültürel’ özellik kazanmış dünyamızda geçmişte işlenen suçlara karşı ilgi ve duyarlılık da her geçen gün biraz daha yükseliyor. Mağdurlarla dayanışma eğilimi güç kazanıyor. Suçlular deşifre edilerek hesap vermek zorunda bırakılıyor. Dünya insanlığının yeni gelecek arayışında önemli bir yer tutan geçmişe dair acıları hatırlama ve gelecekte tekrar edilmesinin önüne geçmek amacıyla hesaplaşma çabası, küresel bir eğilim olarak giderek yükseliyor.
Bu eğilimden, geçmişinde insanlık karşıtı birçok suç barındıran Türkiye de nasibini alıyor. Türk toplumu da dünyadaki gelişmeyle paralel bir şekilde Ermeni soykırımını, Asuri-Süryani katliamını ve Rum mübadelesini -ister istemez- eskisinden farklı olarak konuşmaya başlıyor. Türkiye, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün deyimiyle ‘ulus devlet yaratmak amacıyla’ etnik temizlik yapmış bir ülke; Rumlar, Ermeniler ve Asuri-Süryanileri binlerce yıldır yaşadıkları Anadolu coğrafyasından silip atmış. Ermeniler ve Asuri-Süryaniler fiziken imha edilirken, Rumlar sürgün edilmiş. Her yıl 24 Nisan’da Ermeni soykırımı kurbanları için anma törenleri düzenleniyor. Her 24 Nisan’da dünyadan ve Türkiye’den ‘soykırımı tanı‘ çağrıları yükseliyor. Ermeni soykırımı meselesi başta olmak üzere Osmanlı’nın son dönemleriyle Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecinde yaşanan acılar Türkiye’nin uygar dünyayla arasında önemli bir sorun olarak duruyor.
Dünya insanlığı 1915 ve sonrasında işlenen suçları hatırladığı her defasında Türkiye’ye bunu tanıması ve geçmişiyle hesaplaşması çağrısı yapıyor. Soğuk Savaş’ın kendisine sağladığı avantajlar sayesinde bugüne kadar tarihsel bu suçun üzerinde oturmayı başaran(!) Türkiye için, bundan kaçış artık mümkün görünmüyor. Hayatın akışı Türk devletini geçmişle yüzleşmekten kaçamayacağı bir noktaya sürüklüyor. Yakın zamana kadar ‘tabu‘ sayılan ‘soykırım‘ ve ‘etnik temizlik‘ konuları artık en azından konuşulabiliyor. ‘Büyük Felaket’ten ötürü ‘özür diliyoruz‘ kampanyaları düzenlenebiliyor. Tarihin tozlu arşivlerinde unutulmaya yüz tutmuş belge ve bilgiler yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlıyor. Her 24 Nisan’da yükselen ‘soykırım‘ tartışmaları Türkiye’yi içeride ve dışarıda farklı bir tutum almak zorunda bırakıyor. Geçmişe kalın bir çizgi çektiğini sanan, yaşanan acıların üzerini paranoid ve baskıcı bir politikayla kapatmaya çalışan Türk devleti her 24 Nisan’da deyim yerindeyse kriz geçiriyor. On yıllardır Ermeni meslesini konuşmayan, konuşulmasını cezalandırıp yasaklayan Türkiye şimdi yalnızca Ermeni soykırımında değil, Asuri-Süryani, Rum-Pontus ve son olarak Kürt meselesinde de tarihe bakmak ve geçmişiyle hesaplaşmak zorunda olduğunu görüyor.
Sorun bunun nasıl olacağı, hatırlayacağımız geçmişin muhasebesinin nasıl yapılacağı, açılan dosyanın hangi adımlar atılarak kapanacağındadır. İçine girdiğimiz yeni süreçte bunları tartışacağız. Demokratikleşmenin ve uygar dünyayla bütünleşmenin yolu geçmişle hesaplaşmaktan, yapılan suçları kabul etmekten, yaraları sarmaktan, acıları onarmaya çalışmaktan, sonuçlarına katlanmaktan geçiyorsa, Türkiye bazı adımlar atacaktır. Geçmiş, daha çok geleceğin sorunu olduğu için; Türkiye’de yeni dünyada kendine bir yer açmak zorunda olduğu için geçmişine bakmak, geçmişin acı olaylarıyla yüzleşmek, sonuçlarını ortadan kaldırmak amacıyla tarihiyle yüzleşecek; gerçeği kabul edecektir. Dediğim gibi; sorun, artık kabul etmekte değil, nasıl çözüleceğindedir. Zira, önümüzde birbirinden farklı birçok ‘yüzleşme’ örneği durmaktadır. Geçmişle yüzleşmek; hatırlamak ve hesaplaşmak, bir haksızlığın ortadan kaldırılması, adaletin sağlanması ve yaraların sarılması amacıyla yapıldığı zaman gerçek manada amacına hizmet etmiş oluyor. İnsani saikler hareket noktası olarak alındığında ve bu temelde bir yaklaşım ortaya konulduğunda mümkün olabiliyor. Yoksa özellikle de Ermeni soykırımında sık sık karşımıza çıktığı şekliyle, bazı devletlerin bunu ahlaksız çıkarları için bir araç olarak kullanmaları ‘geçmişle hesaplaşmak‘ anlamına gelmiyor. Buna her hal ve şart altında karşı çıkmak gerekiyor. Geçmişle yüzleşmek, ulusal ya da şahsi çıkarlara, önyargılara ve siyasi-ekonomik bir takım hesaplara alet edilemez.
Öte yandan geçmişle hesaplaşmak tarihsel koşullar ele alınmadan da yapılmaz. Ne var ki, ‘tarihsel koşullar‘ -Türk devletinin yaptığı gibi- hafifletici neden olarak da kullanılamaz. Geçmişte işlenen suçları, dönemin çalkantıları ve konjonktürel olaylarıyla birlikte ele almaktaki amaç tarihten ders çıkarmak, insanlığın ortak bilincinin gelişmesine katkıda bulunmaktır. Hangi hesapların ve ne tür çıkarların bu tür sonuçlar doğurduğuna bakmaktır. Yoksa katilleri aklamak; hele hele Türk ırkçılarının yaptıkları gibi kurbanları suçlamak hiç değildir.
Son olarak; bilgi ve iletişim çağı sayesinde geçmişin konuşmaya başlıyor olması, insanlığın hatırlama egzersizleri yapması ve hafızanın canlanması gezegenimizde insanlığa karşı işlenen suçların; soykırım ve katliamların gündeme gelmesine yol açıyor. Konu geri dönülemez bir biçimde insanlığın gündemine girmiştir. Geçmişle yüzleşme eğilimi ile geçmişe dair adalet istemi küresel ölçekte yükselmektedir. Konu gündemden, ancak ve ancak geçmişte yaşanan acılar kabul edildikten ve haksızlıklar giderilkdikten sonra düşecektir. Herkesin hesabını kitabını da buna göre yapması gerekmektedir. Ne de olsa geçmişle hesaplaşmadan yeni bir gelecek kurmak artık mümkün değildir.
YENİ ÖZGÜR POLİTİKA
|
|